20 Mart 2014 Perşembe

Kitaplar ve Sigaralar - George Orwell


Geçtiğimiz yıl Sel Yayıncılık etiketiyle çıkan "Kitaplar ve Sigaralar", Orwell'ın makalelerinden oluşuyor. Kitapta yedi ana başlık bulunuyor. Kısaca hepsine değineceğim.

Kitaplar ve Sigaralar: Aynı zamanda kitaba da adını veren makalede George Orwell, çok önemli bir noktaya parmak basıyor.

8 Şubat 1946'da, Tribune'de yayınlanan bu yazıda, bir insanın okumaya ayırdığı parayı tahmini olarak hesaplıyor Orwell. İşe, kendi kitaplarının envanterini çıkarmakla başlıyor. Ardından kitaplara para harcamayan, okumamak için kitapların pahalı olduklarını dile getiren insanların yüzüne tokat gibi çarpacak tespitlerde bulunuyor. Ortaya çıkan sonuçları sigara ve biraya harcanan parayla karşılaştırması da, durumun ne kadar içler acısı olduğunu gözler önüne seriyor.

Kitapçı Anıları: Orwell bu makalesinde bizi kendi anılarına davet ediyor. Sahafta çalıştığı ve kitap sattığı yıllardan bahsediyor. Kitap satın alma amacıyla dükkana giren müşterilerin çeşitliliğinden dem vuruyor. Çok ilginç insanların varlığından bizleri haberdar ediyor. Detaylı olmasa da, sahaflar hakkında bilgiler veriyor. Son olarak, "Ama hayatım boyunca kitap ticaretiyle uğraşmak istemeyecek olmamın asıl nedeni, işin içindeyken kitap sevgimi kaybetmiş olmam. Eskiyen kitabın o tatlı kokusu artık beni cezbetmiyor. Bu koku zihnimde paranoyak müşteriler ve ölü kurt sinekleriyle fazlasıyla bütünleşmiş durumda," diyor.

Yazı, Kasım 1936'da Fortnightly'de yayınlanmış.

"Karşı cins için son derece çekici olduğunuzu ve en büyük hatanızın cömertliğiniz olduğunu anlatan her yıldız falı kuşkusuz 'doğru' gelecektir."

Bir Kitap Eleştirmeninin İtirafları: 3 Mayıs 1946'da Tribune, 5 Ağustos 1946'da da New Republic'te yayınlanan bu makale, bir diğer mesleğinin kitap eleştirmenliği olduğunu bildiğimiz Orwell'ın itiraflarından oluşuyor.

"Her kitabın üzerine eleştiri yazılmasını hak ettiği ön yargısı sorgulanmadığı sürece bu  sorunların hiçbiri çözülemez," diyor ve "iyi kitap/kötü kitap" algısına yeni bir yorum getiriyor. Hatta, "Bana en iyi uygulama kitapların büyük çoğunluğunu göz ardı ederek kayda değer görünenler hakkında çok uzun -en azından 1000 kelimelik- eleştiri yazıları kaleme almak gibi gelmiştir hep," cümlesiyle de bu düşüncesini daha da ileri taşıyor.

Son olarak, bir kitap eleştirmeninin -muhtemelen kendisi- acınası halini betimlemesine rağmen, bir film eleştirmenine oranla daha iyi bir durumda olduğunu belirtiyor.

Yazının Korunması: Orwell bu makalesinde yazın sanatına çok geniş bir pencereden bakıyor. Ülkeler arası politik meselelerden totaliter devletlere, entellektüel özgürlükten yazarların içerisinde bulundukları durumlara kadar oldukça geniş bir yelpazede fikirlerini belirtiyor. Geleceğe dair kaygılarını da dile getirmekten kaçınmıyor.

Aralık 1946'da Polemik'in 2.sayında yayınlanmış "Yazanın Korunması".

Ülkem Sağ mı, Sol mu?: 1940'ın Sonbaharı'nda, Folios of New Writing'te yayınlanan bu makale, Orwell'ın savaş yıllarına dair hatırladıklarından oluşuyor. Makalenin başlığında yer alan soruyu direkt olarak sormasa da, dolaylı yoldan bunu başarıyor. Hatta savaştaki hiçbir şeyin, savaştan birkaç yıl önce batan Titanic kadar kendisini etkilemediğini söylüyor. Sanırım bu makaleye dair en ilginç şey de buydu.

Yoksulların Ölümü: 1929 yılında, Paris'te bir hastanede geçirdiği günleri anlatıyor Orwell, "Yoksulların Ölümü" adlı bu makalesinde. Yazı boyunca "X Hastanesi" olarak bahsediyor. Hastanenin çok pis olduğundan, hastalara gerektiği gibi bakılmamasından ve daha birçok olumsuz yönünden bahsederek, o iğrenç yere hastane denilemeyeceğini söylüyor. Ek olarak İngiltere'deki hastanelerle de bir kıyas yapıyor. Ardından daha fazla dayanamadığını ve o içler acısı mekandan arkasına dahi bakmadan kaçtığını öğreniyoruz.

Ne Günlerdi!: Kitaptaki son başlık olan "Ne Günlerdi!" kendi içerisinde altı ayrı bölüme ayrılmış durumda. Birinci kısımda Orwell'ın sekiz yaşına iniyoruz ve onun uyurken istemsizce altına kaçırdığı gerçeğini öğreniyoruz. Sırf bu yüzden birkaç kez dayak yemişliği de varmış hatta. İkinci bölümde de yine St. Cyprians'taki günlerinden bahsediyor. Bu sefer on-on iki yaşları civarında. Orwell'ın gençliğinden en sevdiği yazarları (Ian Hay, Thockeray, Kipling, H. G. Wells) öğrendiğimiz üçüncü bölümde, mutlu birkaç anısını daha öğreniyoruz. "Doğam gereği topluluk içinde bulunmaktan hoşlanmadığım doğru," diyor anlattıklarına ek olarak da.

Dördüncü bölümde cinsellik olgusu üzerinde duruyor Orwell. Henüz cinsellik hakkında hiçbir şey bilmediği çocukluk yıllarında, okulda baş gösteren eş cinsellik vakalarından sonra yeni yeni sorgulamaya başladığını ve ister istemez bu olaylardan kendisini de sorumlu tuttuğunu öğreniyoruz. Beşinci bölümde Orwell'ın Tanrı'yı sorgulamaya başlamasını, çevresindeki insanların İskoçya'ya hayranlığını öğreniyoruz. Bunların haricinde okuldaki bir kavgadan ve St. Cyprians'tan ayrılışından da bahsediyor.

Altıncı ve son bölümde ise çocuklar ve onların dünyaya bakış açılarından bahsede Orwell, "Tüm bunlar otuz yıldan da uzun bir zaman önceydi. Sormamız gereken soru bugünlerde de çocukların okulda aynı türden deneyimler yaşayıp yaşamadığı," diyerek, çocukluğunda yatılı okullarda yaşadığı olaylar ekseninde bugünü -yani 1947 yılını- ele alıyor.

Bu makalenin yazılış tarihi Mayıs 1947 yılı olmasına rağmen, ilk olarak Partison Review'de, Eylül-Ekim 1952'de yayınlanmış.

"Ayrıca çocukluk bir kesinti çağıdır."

"İnsan doğru niteliklere sahip olmak ya da doğru hisleri duymak istemiyor değildi, fakat bunları yapamıyordu. Doğru olan ile mümkün olan asla kesişmiyordu."

"Çünkü başarı ne yaptığınız ile değil, ne olduğunuz ile ölçülüyordu."

Genel: Orwell okurlarının kesinlikle kaçırmaması gerektiğini düşündüğüm çok iyi bir eser. Ve sadece Orwell okurlarının okumaması gerek tabii, makale/deneme okumayı seven herkes bir göz atmalı derim. Güzel şeyler var.

19 Mart 2014 Çarşamba

Çağlar Boyu Quidditch - Kennilworthy Whisp (J.K. Rowling)


Harry Potter serisinin bir diğer ek kitabı "Çağlar Boyu Quidditch".

Büyücüler Dünyası'nın popüler sporu Quidditch üzerine bir kitap bu. Rowling çok detaylı bir şekilde anlatmış bize bu sporu.

Kitap yine Albus Dumbledore'un önsözüyle açılıyor. Önsözden önce ise kitabın Büyücüler Dünyası'ndaki yazarı Kennilworthy Whisp hakkında bilgi ediniyoruz ve kitaba yapılmış bazı övgülerden haberdar oluyoruz.

Kitap on ana başlığa ayrılmış durumda. Quidditch'in nasıl ortaya çıktığından eski süpürge oyunlarına, Altın Snitch'in oyuna dahil olmasından Muggle-Kovucu önlemlere, günümüze dek oyunda ne gibi değişiklikler olduğundan Britanya ve İrlanda'nın Quidditch takımlarına, süpürgenin gelişim tarihinden oyunun dünyaya yayılışına dek birçok konuyu detaylıca ele almış Rowling.

Tüm bu bilgileri okumak o kadar keyifli ki, kitabı bitirdikten sonra içimde Quidditch oynama isteği baş gösterdi. Muggle sporlarından en ilgiyle takip ettiğim spor dalı futbol olmasına rağmen, hakkında böyle bir kaynakça okumayacağımı çok iyi biliyorum fakat büyücülerin bu ata sporu hakkında en az bu kitaptaki sayfa sayısı kadar daha okuyabilirim sıkılmadan.

Keşke Rowling bu tip ek kitaplar yazmaya devam etse de okusak...

Baskıları tükendiği için bulmak çok zor olsa da, Harry Potter okurlarının kesinlikle edinmesi gereken iki kitap: "Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerelerde Bulunurlar?" ve "Çağlar Boyu Quidditch".

Fantastik Canavarlar Nelerdir, Nerede Bulunurlar? - Newt Scamander (J.K. Rowling)


Bir Harry Potter okuru olarak bunca sene bu kitabı okumamış olmak büyük bir eksiklikti benim için. Nihayet bu eksiğimi kapatabildim.

Rowling, yarattığı Büyücüler Dünyası'nın bir kısmını bu kitapla çok güzel bir şekilde doldurmuş. Fantastik canavarlar kısmından bahsediyorum tabii ki.

Seride geçen canavarların yanı sıra, bahsedilmemiş olan daha onlarca canavarın varlığından bu kitapla birlikte haberdar oluyoruz. Nerede ve nasıl yaşadıklarını öğrendiğimiz canavarların, büyücüler ve mugglelar için tehlike arz edip etmedikleri hakkında da bilgi sahibi oluyoruz.

Kitabın hemen başında ise Albus Dumbledore'un yazdığı önsöz karşılıyor bizi. Kitabın -büyücüler dünyasındaki- yazarı Newt Scamander hakkında da bir şeyler öğreniyoruz ve bunların haricinde "Canavar Nedir?" ve "Mugglelar Fantastik Canavarların Ne Kadar Farkında? (Kısa Bir Tarihçe)" başlıklı yazıları okuma şansına da erişiyoruz.

Bu kitabın sahibinin Harry Potter olduğunu, ondan alınarak hiçbir şekilde düzelti görmeden aynen basıldığını ve kitabın içerisinde -zaman zaman Ron Weasley'nin de dahil olduğu- Harry'nin kendi el yazısıyla yazdığı notlar bulunduğunu belirtmekte yarar var. Son derece komikti bu karalamalar ve okuması oldukça keyifliydi.

Ayrıca Rowling'in, bu kitabın tüm gelirlerini Comic Relief'e bağışladığı bilinmesi gereken önemli bir ayrıntı.

Son olarak, yakın zamanda çıkan kitabın sinemaya uyarlanacağı haberine de değinmek istiyorum. Hiçbir karakterin bulunmadığı, sadece canavarlar hakkında bilgiler içeren bu kitap nasıl bir filme dönüşecek gerçekten çok merak ediyorum. Yani hiçbir olayın olmadığı, bu kadar incecik bir kitaptan film olmayacağını her aklı başında insan tahmin edebilir. Demek ki Rowling çok daha farklı şeyler düşünüyor senaryo ile ilgili. Bu da haliyle heyecanlanmama sebep oluyor.

Bekleyip göreceğiz.

Kürk Mantolu Madonna - Sabahattin Ali


Geçen sene bu kitabın okunma sayısında bir patlama oldu. Liselerdeki edebiyat öğretmenleri okunmasını zorunlu tutmuşlardı çünkü, müfredat bu şekildeydi. Okunması zorunlu tutulan kitapları sevmem. Kitap okumak içten gelen, severek yapılan bir şeydir, tüm insanlar kitap okumaktan aynı zevki almaz. Böylesi güzel kitapların değerini de zaten az çok okuma geçmişi olan kişiler anlayabilir. Zorunlu tutmaktansa önermek daha iyi olacaktır.

Hemen her gün, normal yaşantımda olsun, sanalda olsun rastlıyordum kitaba. Bu durum beni ister istemez kitaptan soğutmuştu. Facebook'ta, twitter'da alıntılarına rastlamaktan gına gelmişti artık. Popüler olan şeylere karşı içimde karşı koyamadığım bir tepki uyanıyor, elimde değil. Bir şey popüler, halk tabiriyle "ortalık malı" olduğu zaman ondan soğuyorum.

Ama bir yanım da kitabı okumak istiyordu. Bu yüzden gidip kitabı almış ve kitaplığıma bırakmıştım. Aradan bir seneye yakın zaman geçti sanırım ve ben kitabı anca okuyabildim. Bu kadar geç okuduğum için de ister istemez kendime kızdım.

Kürk Mantolu Madonna, bugüne dek okuduğum tüm kitaplar arasında beni en çok etkileyeni oldu. Gerçekten abartısız bir şekilde bunu söyleyebilirim. Anlatılan aşk hikayesi beni o kadar çok etkiledi ki, kitabın son beş sayfasına girerken, bir kenara bırakıp, elimi yüzümü yıkadıktan sonra devam ettim. Son iki sayfaya girdiğimdeyse gözlerimden süzülen birkaç damla yaşa engel olamadım.

Sabahattin Ali, gerçek olduğunu hissettirdiği bu kurgusuyla adeta ruhuma işledi. Raif Efendi ve Maria Puder, asla unut(a)mayacağım karakterler olarak hafızamda yer etti. Özellikle Raif Efendi... Zaman zaman kendimden de bir şeyler buldum Raif Efendi'de.

Son sayfayı da kapattıktan sonra göğsüme bir yumru oturdu ve kalkmaya da niyeti yok sanırım. Bu kitap, herkesi etkilemez tabii ki. İnsanın ruh hali ve yaşadıkları önemli rol oynuyor. Sabahattin Ali iyi ki bir zamanlar yaşamış da bu kitabı kaleme almış. Türk Edebiyatı'nın aslında ne kadar güçlü olduğunu fark ediyor insan.

Çok iyiydi.

Uykusuzlar - Gülşah Elikbank


Gülşah Elikbank edebiyatımızda sıkça rastlamadığımız bir şeyi yaparak, kadın fantastik yazar rolüne soyunuyor. Bunu, henüz genç yaşına rağmen yazdığı altı kitaptan anlamak mümkün. Okumak istediğim ama sürekli ertelemek zorunda kaldığım Gülşah Elikbank'ı sonunda okuyabildim.

Uykusuzlar, yazarın son kitabı, daha çıkalı birkaç ay anca oldu. İstanbul Kitap Fuarı'nda İthaki standından kitabı almış ve hemen orada yazarına imzalatmıştım. Yıllardan beri süregelen rüyalara olan ilgimin sonucunda, artık merak ettiğim bu kitabı okumak istediğimi fark ettim.

Kitap baştan sona rüyalar üzerine kurulu. On bölümden oluşan kitabın her bölümünün başında Edgar Allan Poe, Ursula K. Le Guin, Sufi İdris Şah, Thoreau, Goethe gibi yazarlardan, Martin Heidegger, Nietzsche gibi ünlü düşünürlerden güzel alıntılar bulunuyor.

Kitapta Nina hariç tüm karakterleri yüzeysel olarak tanıyoruz. Baş karakterimiz Nina olduğundan, yazar da onun üzerinde daha fazla durmuş ve bu da haliyle bizim karakterlere yabancı kalmamıza ve olayların içerisinde kendimizi bulamayışımıza sebebiyet veriyor. Bu kitabın önemli bir eksiği.

Nina'nın bakış açısından anlatılan olaylar günlük bir hayat seyrinde akarken, bir anda her şey karman çorman oluyor. Rüyalarında sıklıkla rastladığı Ares adlı adamın gerçek hayatta karşısına çıkması sonucu, bir aşkın kıvılcımlanmasına şahit oluyoruz.

Nina için artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Geçmişine dair annesi, babası ve sevgilisiyle ilgili son derece şaşırtıcı bilgilere ulaşacaktır ve bu da dünyaya bakış açısını bir hayli değiştirecektir.

Rüyalarında sıkça rastladığı Ares adlı bu adamın Uykusuzlar ırkına mensup bir koruyucu olduğunu, kendisinin de aslında rüyaları aynalamayı başaran bir Rüya Bekçisi olduğunu ve dünyada insanların yalnız olmadığını, Enerji Kalkanları, Kehanet Avcıları ve Uykusuzlar gibi ırkların bulunduğunu öğreniyor.

Bu gibi ırkların oluşu kitabın hoş yanlarından biri. Fakat kitapta birçok şey gölgede kalıyor ve onlardan biri de rüyalar ekseninde işlenen konu. Yani konu çok sağlam temeller üzerine kurulu değil. Karakterlerin de yapay oluşu, kitaptan aldığınız zevki bir hayli baltalıyor. Hatta Pina adlı karakteri ben ilk kadın sanıyordum, ta ki erkek olduğundan bahsedilene kadar.

Kitapta bahsi geçen Rüya Okulu son derece ilgi çekici bir yerdi. Ares'in Nina'yı bu okula götürmesiyle birlikte olaylar daha da karmaşık bir hal alıyordu. Burada Usta Kemlin ve Med gibi kişilerle tanışan Nina, rüya görmenin inceliklerini öğreniyor. Tabii onunla beraber biz de. Bilinçli rüya görmek, rüyada yer alan yazıyı okuyabilmek gibi esrarengiz bilgiler öğreniyoruz.

Nina bilinçli rüya görme teknikleri sayesinde, rüyaya dalıyor ve rüyada annesinin günlüğünü okumayı hedefliyor. Bir kehanet söz konusu ve tüm ırkların peşinde olduğu bu kahenat ancak Nina'nın rüyası sayesinde çözülecektir.

Satır aralarına serpiştirilmiş rüyalarla ilgili cümleleri okumaksa bir hayli keyifliydi. Hatta bunun yanı sıra, altı çizilesi cümlelerin bolluğundan da bahsetmem gerek. Kitabın en büyük artısıydı bu.

Her neyse. Biraz övgü biraz da eleştiri yaptım sanırım ve bir hayli karmaşık olduğunun da farkındayım. Ama bu kadarı yeterli. Kitabın sonu ise hiç beklenmedik bir şekilde noktalanıyor ve sevdim, güzeldi.

İyi bir kitap demiyorum, kötü bir kitap da demiyorum, ama yarım bir kitap olduğunu gönül rahatlığıyla söyleyebiliyorum. Biraz daha pişebilirmiş bu kitap, erken çıkarılmış hayal gücü fırınından.

Yine de, Gülşah Elikbank'ı tanımak ve Türkiye'de nadir bulunan fantastik yazarlığın kadın versiyonunu tatmak için okuyabilirsiniz.

Yabancı - Albert Camus



Merak ettiğim bir kitaptı Yabancı, sonunda okuyabildim.

Çok kısa bir kitap olmasına rağmen, anlattığı şeyler çok fazla. Zaten bunu başarmış bir yazar benim gözümde iyi bir yazardır.

Konuya baktığımız zaman, basit demememiz için hiçbir sebep yok. Fakat Albert Camüs'nün bu basitlikte bir konudan bu kadar derin bir yapıt ortaya çıkarmış olması takdire şayan bir durum.

Aslında fazla da şaşırmadım bu duruma. Yabancı'yı da okuduktan sonra, şöyle dönüp bir geriye baktım ve beni en çok etkileyen kitapların listesini çıkardım. Meğer yüzde doksanı inceymiş bu kitapların. Az sayfada çok şey anlatan yazarlar etkiliyormuş meğer beni. Bende iz bırakan kitaplar arasına sanırım Yabancı da dahil oldu artık.

Meursault soyadlı, duygu yoksunu, insanlardan kendini soyutlamış, ilginç bir karakterin gözünden anlatılıyor kitap. Topluma yabancılaşmış bir birey adını bilmediğimiz bu adam. Daha ilk paragraftan onda bir gariplik olduğunu rahatlıkla sezebiliyoruz. Annesinin öldüğü zamanı tam olarak bilmiyor oluşu, onu farklı kılmaya yetiyor.

Okumaya devam ettikçe de ne kadar sıra dışı bir karakter olduğuna iyice emin oluyoruz Meursault'ün. Çünkü annesinin ölümüne üzülmemesi, hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam etmesi yetmezmiş gibi, bir de cinayet işliyor. Bu durum da onun ruh halinde herhangi bir değişikliğe sebebiyet vermiyor. Maursault yine aynı Maursault.

Cinayeti işledikten sonraki mahkeme süreci zaten kitabın en can alıcı noktası. Aslında amaç neden adam öldürdüğünü bulmak iken, olayın farklı yönlere kayışını şaşırarak okudum. Maursault'ün, annesinin ölümüne ağlamayışı bile sebep olarak gösterildi. İlginçti.

Kitabın finali ise yine oldukça etkileyiciydi.

Zeki Demirkubuz'un "Yazgı" adlı filminin esin kaynağı da bu kitapmış. En kısa sürede izlemek lazım.

Okunması gereken kitaplardan Albert Camus'nün Yabancı'sı.

True Detective (Genel Yorum)



Kalan dört bölümü de izleyip True Detective'in ilk sezonuna noktayı koydum.

İlk dört bölüme oranla tempo biraz daha fazlaydı. Dördüncü bölümün o efsane tek çekim finalinden sonra zaten çıtayı bir hayli yükseğe koymuşlardı, ondan sonra yayınlanan bölümlerde de beklentileri karşıladılar. Hatta dizi beşinci bölümle birlikte farklı bir boyut kazandı. 1995 yılından bir anda 2002 yılına atlayıverdik, bir yandan da hala 2012'deki sorgulama sahneleri devam ediyordu. Ne oluyor yahu, iyice kafamız karıştı, derken, senaristler bombaları birere birer patlattılar ve sezon finaline dek bizleri gerilim yüklü bölümlerle baş başa bıraktılar.

Her bölümde en az onlarca ipucu verildi izleyiciye ve bizler de günlerce teoriler ürettik ve kafa patlattık fakat bu detayların hemen hiçbirisi sonuca etki etmedi, bu da haliyle beklentilerin fos çıkmasına neden oldu. Ha bu diziyi kötü mü yapar? Kocaman bir hayır. Detaylar dizinin güzelliklerinden birisi ve ne kadar dolu bir senaryo olduğunun kanıtı.

Senaryo demişken, kusursuz bir kurgu izledik, burada bir sıkıntı yok ama şöyle de bir gerçek var ki böyle bir final çoğu kişi tarafından beklenmiyordu. Kendilerine ait bir ritüele göre kurbanlar veren katiller topluluğunun sadece tetikçisi, yani en alt basamaktaki adamı yakalandı, büyük bir tarikat bu ve yaptıkları yanlarına kar kaldı, bizim iki kafadar dedektifimiz bizden bu kadar dedi ve çekildi.

Değinmek istediğim nokta şu, henüz bitmedi bu olay, daha geride onlarca belki de yüzlerce kişi var adalete teslim edilmeyi bekleyen. Senaristler yeni dedektiflerle birlikte bu konuyu devam ettirebilirler ama düşük ihtimal tabii ve ben de böyle bir şey istemem. Çok güzel bir final oldu. Felsefik bir şekilde bitti dizi, efsane olarak adlandırabiliriz rahatlıkla.

Son olarak Marty ve Rust hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Yine. Marty'nin kafa yapısında televizyon ve sinema tarihinde birçok karakter gördük fakat Rust'ın kafasına sahip karakter sayısı yok denecek kadar az. Onun kadar cool ve karizmatik olmak çok zor bir iş. Bundan sonra yayınlanacak olan tüm diziler için bir sıkıntı bu. Bryan Cranston'ın, Walter White (Heisenberg) ile, Michael C. Hall'ün Dexter'la yaptığını Matthew McConaughey de Rust'la yaptı ve ben dahil milyonlarca izleyicinin zihninde kalıcı olarak yer edeceğini garanti altına aldı. Özleyeceğim Marty ve Rust'ı.



Daha yazacak çok şey var aslında ama nasıl ve nereden başlayacağımı bilemez haldeyim. Böylesi kusursuz bir yapımı televizyon ekranlarında görmeyeli (dizilerin başlangıç tarihlerini göz önüne alarak söylüyorum bunu) bir hayli zaman olmuştu. HBO dizi dünyasının babasıdır ve kült dizilerin yüzde sekseni bu kanaldan çıkmıştır. Zaten dizi listem HBO yapımlarıyla doluydu, şu dakikadan itibaren HBO'nun kuruluşuna dek araştırma ve öğrenme isteğiyle doldum. Senaristlerini ayrı, yapımcılarını ayrı, dizilerinde oynayan oyuncuları ayrı tebrik etmek gerek. Dört dörtlük kanal.

Son olarak ikinci sezonda bizleri bambaşka bir senaryo ve karakterler karşılayacak olsa da, merakla bekliyorum.

Çok fazla iyiydin be True Detective.