Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Dizi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Ekim 2014 Cuma

Orange is the New Black (2. Sezon)


İkinci sezonu da izleyip bitirdim, şimdi üçüncü sezonu bekleyenler kervanına katılabilirim.

Dizinin ikinci sezonu da tıpkı ilki gibi yine 13 bölümden oluşuyor. Yine her bölümde farklı bir karakterin hapishaneden önceki hayatına odaklanıyor ve kalan sürede de Piper'ın macerasını izlemeye devam ediyoruz.

İlk bölümde Piper tahliye için başka bir hapishaneye naklediliyor ve bu sayede farklı bir hapishene ortamına daha şahit oluyoruz. Ama tabii ki Piper gibi biz de eski hapishane ortamını özlüyoruz. Tahliye Alex'e yarıyor, o salıveriliyor fakat Piper yeniden eski hapishenesine gönderiliyor. Sevgilisiyle de ayrılan Piper, çok daha zor günler geçirmeye başlıyor. Sevgilisinin, en yakın kız arkadaşı Polly ile birlikte olmaları ise Piper için son nokta oluyor.

İkinci sezonun en önemli olaylarından biri ise hiç kuşkusuz, haspihanenin eski dönemlerinde en çok korkulan isim olan Vee'nin tekrar hapisheneye girmesi ve siyahlar ile beyazların arasının açılmasında başrol oynamasıdır. Sigara ve uyuşturucu ticareti ile kısa sürede hapishenede en çok korkulan ve saygı duyulan biri hale gelecektir tekrardan. Fakat sezon finalinde tam kaçtığı sırada araba çarpmasına (çarpan kaçak mahkum bilinçli olarak yaptı) üzüldüm. Umarım ölmemiştir de tekrar izleyebilme fırsatı buluruz üçüncü sezonda.

Red'in mutfağı kaybetmesi ve işin başına Latin kadınların geçmesi de yine bahsedilmesi gereken bir konu zira bu değişim hapishane dengelerini iyiden iyiye değiştirdi. Eski gücünü kaybeden Red, küllerinden yeniden doğmak için Altın Kadınlar'la planlar yapacaktır.

Hapishane yönetiminde de çalkalanmalar meydana gelecektir. Natalie'nin yaptığı yolsuzlukları gün yüzüne çıkaran Piper sayesinde Joe Caputo başa gelecektir ve buna istinaden de Piper'ın başka bir hapishaneye transferi engellenecektir.

Harika bir karakter değişimine sahne olduğumuz Sam Healy ise mahkumlar için "Güvenli Bir Yer" adında bir etkinlik düzenler. İlk zamanlarda olumlu sonuç verse de, zamanla katılımın sıfıra indiği için büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Sevdiği kadının değişiminde önemli bir rol oynadığı Healy'i oynayan Michael Harney bir tebriği hak ediyor. Harney haricinde çok iyi bir oyunculuk daha var dizide, hatta en iyisi olmaya bile aday: Uzo Aduba'nın canlandırdığı Suzanne 'Crazy Eyes' Warren karakterini izlemek oldukça keyifli.

Aslında söylenecek daha bir sürü şey var fakat daha fazla uzatmayayım.

Orange is the New Black'i izlemenizi öneririm. Tabii önce kitabı da okuyabilirsiniz.

18 Ekim 2014 Cumartesi

Dexter (7. Sezon)


 Henüz izlemediyseniz okumanız tavsiye edilmez. (7.sezon)

Kısaca söylemek gerekirse: En sevdiğim Dexter sezonu kesinlikle 7.sezon oldu.

Birkaç hafta oluyor sezonu bitireli. Bitirdikten hemen sonra sıcağı sıcağına bir yorum yazsaydım daha iyi olabilirdi tabii ki fakat yine de sezonun önemli olaylarını unutmuş değilim.

Hep merak ediyordum, Debra ağbisi Dexter'ın bir seri katil olduğunu öğrendiğinde ne tepki verecekti? Bu gerçeği bilerek onunla nasıl yaşayacaktı? Yoksa kabullenmeyip onu adalete teslim mi edecekti? İşte bu sezonda bu çok merak ettiğim sorularıma cevaplar buldum ve kesinlikle de tatmin oldum.

Debra'nın 6. sezonda Dexter'a aşık olmasını ilk başlarda garipsemiştim fakat daha sonra "neden olmasın?" diye sordum kendime ve olmaması için herhangi bir mantıklı cevap bulamadım. Aşk bu, ne zaman ve nasıl olacağı belli olmaz. Kime olacağıysa asla. Nitekim bu gerçeği kabullendikten sonra 7. sezondaki senaryo çok daha tutarlı bir hale geliyor.

Bu sezonu en sevdiğim sezon ilan etmemin başında elbette ki Hannah McKay geliyor. Yvonne Strahovski'nin oynadığı karakter oldukça çekiciydi. Dexter'la olan ilişkileri biraz hastalıklı başlasa da, zamanla düzene gireceğini düşünüyordum. Fakat finale doğru işler hiç de umduğum gibi gitmedi ve Debra ile Hannah'ın aralarının açık olması sebebi ile, Dexter tam olarak istediğini elde edememiş oldu. Oysa ki onları mutlu olarak görmek bir seyirci olarak beni sevindirirdi.

Hannah'ın yanı sıra bir karakter daha vardı bu sezona güç veren ve keyifle izlememi sağlayan: Isaak Sirko. Çok sağlam bir karakter yaratmış senaristler lakin çok da çabuk harcadılar. Sadece dokuz bölümde izleyebildik kendisini ama diziye bıraktığı iz büyüktür kanımca. Ölmesine yakın gay olduğunu öğrenip bir şok yaşasak da, karakteri itibarıyla birçok Dexter izleyicisinin kalbinde taht kurmuş bulunmakta. Özellikle ölmeden önceki Dexter'la olan son diyalogları mükkemmeldi, çok doğru tespitlerde bulundu ve fikirleri ile beni etkiledi.

Sezonun en önemli olaylarından biri ise hiç şüphesiz Maria LaGuerta'nın ölümü idi. Geçen sezonda kilise enkazında bulduğu kan lamınının peşini bırakmayan ve bu sezon boyunca da bunun izini sürerek Dexter'ın Liman Koyu Kasabı olduğunu ve aslında Doakes'un suçsuz yere öldüğünü kanıtlamaya çalışan LaGuerta'yı finalde çok acı bir sürpriz bekliyordu... Aslında onu değil, tüm izleyicileri. Kardeşi ve aynı zamanda aşık olduğu adam konumundaki Dexter'ı korumak adına Maria'yı kendi silahıyla vuran Debra, inanıyorum ki bunu çok kolay atlatamayacak. Dexter yüzünden sürekli bir düşüş yaşayan Debra kelimenin tam anlamıyla dibe vurmuş  durumda. Bu sebepten dolayı 8. sezonda nasıl bir ruh hali içerisinde olacağını şimdiden merak etmeye başladım.

Sezonun en etkileyici sahnesi benim için sezon finalinin son üç dakikası idi. Dexter ve Debra'nın arka arkaya yürüdükleri ve içlerinde fırtınalar koptuğu halde dışlarına hiçbir şey yansıtmadan partiye katılmaları beni çok etkiledi. Zaman zaman açıp izliyorum hatta o son sahneyi.


Parti demişken, Angel'in emekli olduğunu ve kendisine bir mekan açtığını da belirtmek gerek. Artık bu işlerden elini eteğini çeken Angel Batista'nın son sezonda mesleğe döneceğiyle ilgili bir his var içimde. Bekleyip göreceğim. Açıkçası onsuz ekip eksik kalır.

Tüm bu olaylara nazaran nispeten daha önemsiz bir şey daha yaşandı, o da şuydu: Louis'in ölümü. Geçen sezondan itibaren Dexter'a musallat olan ve gün geçtikçe sınırlarını zorlayan Louis'in gidici olduğunu anlamıştık az çok fakat bunun Dexter'ın elinden değil de, Isaak Sirko ve adamlarının elinden olması şaşırtıcı idi. Ama nihayetinde öldü ve Dexter da rahat bir nefes almış oldu.

Son olarak, Quinn'in bu sezondaki birçok davranışını tasvip etmiyor ve yeni sezonda düzelmesini, en azından eski klasik Quinn olmasını temenni ediyorum. Masuka için bir eleştirim yok, o herzamanki gibi neşeli ve senaryo gereği zaman zaman izleyiciyi de neşelendirmeyi beceriyor.

Artık önümde tek bir sezon kaldı, sonra Dexter yok... Şimdiden üzülmeye başladım. Hem zaten son sezon için en kötüsü diyorlar, finali ise felaketmiş. Ama bilmiyorum, izleyip karar vereceğim elbette fakat en azından birkaç ay daha izlemeyi düşünmüyorum.

29 Temmuz 2014 Salı

Orange is the New Black (1. Sezon)



İlk defa bir Netflix dizisi izledim. Aslında uzun zamandır House of Cards'ı izlemeyi düşünüyordum fakat anlık bir karar ile Orange Is the New Black'e başladım ve bir çırpıda da ilk sezonunu bitirdim. Bildiğiniz üzere Netflix kanalı dizilerini bölüm bölüm değil, sezon sezon yayınlıyor. Evet, çok ilginç bir politika ama şu an bana bir yararı olduğunu söyleyemem. Birinci sezon zaten geçen sene yayınlanmıştı, ikinci sezonun çevirileri ise benim ilk sezonu izlediğim anda tamamlandı. Ama mecburen üçüncü sezonu beklemek zorundayım. Her neyse. Diziden bahsedeyim ben.

Orange Is the New Black bir hapishane dizisi. Aklınıza hemen OZ ve Prison Break gibi diziler gelmiştir muhtemelen fakat bu dizinin onlardan kocaman bir farkı bulunmakta: Konu erkekler hapishanesinde değil, kadınlar hapishanesinde geçiyor. Bu da, diziyi televizyon tarihindeki ender yapımlar kategorisine sokmaya yetiyor.

Tabii hemen burada bir parantez açmak gerekiyor: Dizi, aynı adlı kitaptan uyarlama. Yazarımız Piper Kerman da yine dizinin baş karakteri konumunda. Anlayacağınız, bu 1993 yılında başlamış ve on beş ay sonrasında sonlanmış gerçek bir hikaye.

Piper Kerman, son derece iyi bir aile tarafından yetiştirilmiş tahsilli, zeki bir kadındır. Günün birinde Alex Vause adlı bir kadına aşık olan Piper, uzun süreli bir ilişki yaşar. Gayet şatafatlı bir hayata yelken açmıştır ve paralar adeta havada uçuşmaktadır. Bu yeni yaşama kapılan Piper Kerman, paranın kaynağının uyuşturucu karteli olduğunu ve kendi isminin de içerisinde bulunduğunu yıllar sonra öğrenecektir. Öğrenmekle de kalmayıp, on beş aylık hapis cezasını çekmek zorunda kalacaktır.

İşte tüm bunlar yaşanmış ve bitmiş bir şekilde başlıyor dizi. Piper Kerman, Alex adlı kadından sonra kendisine bu sefer Larry adında yakışıklı bir erkek bulmuştur. Cinsel tercihi dahil hayatında birçok şey değişmiş bir halde, hapishaneye gitmek üzere son hazırlıklarını yapmaktadır. Nişanlısı konumundaki Larry, arabayla sevgilisini hapishaneye bırakır ve Piper için hapishane hayatı başlar.

Bu andan sonra, biz de izleyiciler olarak kadınlarla dolu bir hapishanede yaşanan olayları izlemeye başlıyoruz. Ama arada sırada kameralar Piper'ın sevgilisi Larry'i ve Piper'ın hayatındaki diğer insanları da gösteriyor. Bir hapis cezasının tüm bu karakterler üzerindeki etkileri çok güzel bir şekilde aktarılıyor izleyiciye.

Hapishanede birbirinden ilginç kişilerle tanışır Piper ve yeni yaşam alanına ayak uydurmaya çalışır. Fakat bu, onun için hiç de kolay olmayacaktır. Amacı hiçbir belaya bulaşmadan hapishanedeki süresini doldurmaktır lakin bela sürekli onun başındadır. Çok zor günler geçirir Piper ve bu da ilerleyen zamanlarda daha da zor günler geçireceğinin habercisidir.

Eski sevgilisi Alex'in de aynı hapishanede yer alıyor olması sebebi ile, eski defterler bir kez daha açılacak ve Piper-Alex-Larry üçgeni gittikçe daralacaktır. Bu üç karakter arasındaki çatışma izleyiciler açısından olumlu elbette. Senaryo ve oyunculukların da güzel olması diziyi daha da çekici hale getiriyor. En beğendiğim oyunculardan ikisi Taylor Schilling (Piper Chapman) ve Pablo Schreiber (George 'Pornstache' Mendez).

Ve bir de, daha ilk bölümden HBO'nun efsane hapishane dizisi OZ'a gönderme yapılması hoşuma giden noktalardan bir diğeri idi. Bahsettiğim sahneyi bırakıyorum aşağıya:

https://scontent-a-vie.xx.fbcdn.net/hphotos-xfp1/t1.0-9/983742_712774092121664_8460930743217603483_n.png

Velhasıl kelam, ilk sezon itibarıyla ben diziyi beğendim. İkinci sezonu da yakın bir tarihte izlemeyi umuyorum.

Hapishane yapımlarından hoşlananlara önerilir.

Not: Kitap kısa bir süre önce April Yayıncılık'tan çıktı. Dizinin ardından onu da okumayı planlıyorum. Diziye başlamadan önce çıkmış olsaydı ilk olarak kitabı okumak daha iyi olabilirdi tabii.

8 Haziran 2014 Pazar

Fargo



Öncelikle spoiler yok. Diziyi izleyip izlememek arasında kalanlar okuyup yüzeysel bilgi edinebilirler.

Geçtiğimiz haftalarda FX kanalında yayınlanmaya başlayan Fargo, benim için 2014 yılının True Detective'le birlikte en iyi iki dizisi. True Detective'i daha çok sevdim fakat kesinlikle Fargo'nun da ondan aşağı kalır bir yanı yok. Kaliteli bir diziye daha kavuştuğumuz için mutluyum açıkçası.

Şimdi dizi hakkında bir şeyler söylemeden önce ilk olarak 1996 yapımı, Coen Biraderler'in aynı adlı filminden bahsetmek gerek.

Diziye başlamadan önce ekşi'de yorumları okurken birkaç yazarın "ilk önce filmi izlense iyi olur tabii" tarzındaki yorumlarından sonra, önce filmi izlemiş ve daha sonra diziye başlamıştım. Diziyi de filmi de izlememiş olanlar için anca şunu söyleyebilirim: Filmi izlemeden de diziyi izleyebilirsiniz, hiçbir sorun olmaz. Yok, illa ben ilk önce filmi izleyeceğim derseniz eğer, o zaman da size filmi tavsiye etmem.

Şimdi diyeceksiniz ki neden? Coen Biraderler'i severim lakin Fargo bana kalırsa vasat bir film. Top250'de 150.sırada olmayı hak etmiyor, gayet de şişirilmiş. 2 de Oscar heykelciği almış. Oyunculuklar kötü, senaryoyu izleyiciye aktarış tarzı kötü ve bence klişe bir konu. Hal böyle olunca 1.5 saatlik filmi sıkılarak izledim.

Ama dizi öyle mi? Değil. 1'er saate yaklaşan bölümler su gibi akıp geçiyor. Tabii ki bunda usta oyuncuların payı da bir hayli yüksek.

Son dönemin popüler oyuncusu Martin Freeman'ı başrolde, Lester Nygaard rolünde izliyoruz. Oscar ödüllü oyuncu Billy Bob Thornton ise, Lorne Malvo adında karizmatik bir katil rolüyle izleyicinin karşısına çıkıyor. Kadro bunlarla da sınırlı değil üstelik.

Breaking Bad dizisindeki avukat Saul Goodmon rolüyle izleyicilerin kalbinde taht kuran, son olarak Alexander Payne yönetmeliğindeki Nebraska isimli film ile de karşımıza çıkan Bob Odenkirk, Dexter dizisinde Travis Marshall rolüyle izlediğimiz Colin Hanks ve yine Dexter dizisinden Frank Lundy rolüyle aşina olduğumuz Oscar'lı oyuncu Keith Carradine de kadronun diğer parlayan yıldızları.

Dizi suç ve dram türlerine girse de, her bölümde birçok unsuru ele alıyor ve kara mizah da bunlardan biri. Karakter çözümlemeleri bana Breaking Bad'i hatırlatmadı değil. Bu da kötü bir şey değil tabii ki, dizinin kalitesini anlatmak için söylenmesi gerekenlerden.

Kış mevsiminde geçen şeyleri her zaman sevmişimdir ve Fargo'nun dizisinde de bu durum geçerli oldu. Eşsiz kar manzaraları eşliğinde gerilim dolu dakikalar geçiriyoruz, kimi zaman da gülüyoruz. Özellikle Lorne Malvo adlı karaktere dikkat.

Peş peşe işlenen cinayetlerin birbirine girerek karman çorman olması sonucu dizide sular durulmuyor. Yayınlanan her yeni bölümde olayların daha da yoğunlaşması sonucu, izleyici merakta kalıyor. Fakat bölüm sonları müthiş heyecanlı biten dizilerden değil Fargo. Bu da dizinin kalite seviyesini arttıran bir diğer unsur.

Senaryoda Noah Hawley'ın yanı sıra yine Coen Biraderler'in imzası var ve ayrıca dizinin de yapımcılığını üstlenmiş durumdalar. Bir kült olarak anılan ve yönetmenlerin "en iyi filmimiz" dedikleri 1996 yapımı Fargo'yu sevmememe rağmen, diziyi çok fazla sevdim. Bu bölümü de diziden altı bölüm izlemiş biri olarak yazıyorum. Kaldı dört bölüm.

Ha evet, Fargo 10 bölümlük bir mini dizi olacak. Devam edecek olsa dahi yeni oyuncular ve yeni konu ile... Bir True Detective vakası daha yani.

İzleyiniz efendim. Seveceksiniz.

6 Haziran 2014 Cuma

Hannibal 2. Sezon Hakkında



Hakkında çok fazla eleştiri yapmadan, oturup her bölümü büyük bir keyifle seyrettiğim, istisnasız her bölümde senaristine ve görüntü yönetmenine hayranlık duyduğum, buram buram kalite kokan bir dizi Hannibal.

İkinci sezon da tıpkı ilk sezon gibi 13 bölüm yayınlandı ve yaklaşık iki hafta önce de bitti. Müthiş bir sezon finali izledik. İzlediğim tüm dizliler arasında "en iyi sezon finali" olabilir hatta. Ne yalan söyleyeyim, tahmin edemeyeceğim kadar çok etkilendim. Bana kalırsa oldukça duygusaldı.

Önce Doktor Chilton ve Mason Verger, sezon finalinde ise Will Graham, Jack Crawford, Alana Bloom, Abigail Hobbs... Doktor Hannibal Lecter, dizideki tüm önemli karakterlere karşı tek başına bir zafer elde etmiş oldu. Zeka, güç ve karizmanın tek bir bedende toplanmış hali olan Hannibal'a hayran kalmamak elde değil. Yani tabii ki yaptıklarını tasvip etmiyoruz ama nihayetinde bu bir edebi karakter ve bize de okurken ve izlerken tadını çıkarmak düşüyor.

Hannibal hikayesini bilmeyen biri olarak, en ufak bir olayda dahi şaşkınlığımı gizleyemiyorum. İşte bu yüzden, üçüncü sezona dek Richard Harris tarafından kaleme alınan orjinal Hannibal serisini okumak gibi bir planım var. Hannibal ve Hannibal Doğuyor adlı kitapları aldım lakin diğer iki kitabı bulmam biraz zaman alacak gibi görünüyor. Baskıları tükenmiş zira.

Tekrar diziye dönecek olursam eğer. İkinci sezon birinci sezonu ezdi geçti desem yeridir. Will Graham ve Hannibal Lecter'ın karşılıklı hamlelerini izlemek olağanüstü bir deneyimdi. Dizi, her bölümde üzerine koyarak ilerliyor. Dizinin yapımcısı Bryan Fuller'ın gelecek sezonlara dair güzel planları olduğunu okudukça ben de birçok izleyici gibi heyecanımı gizleyemiyorum. Fakat kanaldan yana dertliyiz. NBC'nin yaptığı katliamdan sağ çıkan nadir dizilerden biri Hannibal ve reytingleri de düşük olunca insan endişeleniyor ister istemez. Umarım planlandığı gibi 7 sezonu görür şimdiden bir kült olarak anılan bu dizi.


Ayrıca sezonun açılış sahnesindeki Hannibal-Jack kavgası olağanüstüydü. Böyle bir açılış yapmakla senaristler sezonun sonuna kadar izleyicileri kendilerine bağlamış bulunmakta. Acaba Breaking Badvari bir son mu olacak? Bu sahne kesinlikle sezon finalinde kullanılabilir. Olayların o raddeye nasıl geldiğini çözümlemekse biz izleyicilere düşüyor sanırım.

Demiştim bir önceki yazımda. Bu dediğimde haklı çıktım zira sezonun açılış sahnesi aynı zamanda kapanış sahnesi oldu. Tabii ki bir sürü sürprizin ardı ardına patlamasını da eklemekte yarar var. Kısaca unutulmaz bir sezon finali izledik.

Gelecek sezonunu iple çektiğim "şu an için" tek dizi Hannibal.

İzleyenler zaten aşağı yukarı benimle aynı duyguları paylaşıyorlardır lakin izlemeyenler çok şey kaybediyorlar. İleride efsane kategorisine girecek bu dizi. OZ, The Wire, The Sopranos, Six Feet Under, Breaking Bad, True Detective gibi dizilerle aynı kefede yer alacak, yayınlandığı esnada izlemediğiniz için de pişman olacaksınız.

28 Mayıs 2014 Çarşamba

Death Note (Genel Yorum)



İlk 10 bölümü izledikten sonra şurada değinmiştim biraz. Kalan 27 bölümü de izleyerek Death Note'u noktaladım. (Buradan sonrası spoiler.)

Çabuk bitirmemek için günde bir bölüme bile indirmiştim, tadını çıkara çıkara izlemek istedim ve her bir bölümü izlerken de çok keyifli vakit geçirdim. Yani genel olarak animeyi çok beğendim, evet. Fakat birkaç sitemim olacak şimdi.

Elbette ben de birçok kişi gibi L'in ölümüne üzüldüm. "En iyi arkadaşım" dediği kişi tarafından öldürülmesi sebebiyle çok duygusal bir son oldu. Böyle bir ölümü hak etmediğini rahatlıkla söyleyebilirim.

L'in ölümünden sonra ortaya çıkan iki karakter Mello ve Near ise bence kurguya çok fazla renk kattılar. Near'a pek ısınamasam da, Mello karizması ve ses tonuyla çok sevdiğim bir karakter oldu. L'in kale çizgisine çok yaklaşmasından sonra golü Near'ın atması biraz üzücü oldu tabii ki ama en baştan beri L'in tarafında olduğum için Yagami Light'ın yakalanmasına sevindim.

Ben biraz da Dexter Morgan karakterine benzettim Light'ı. Dexter da kötüleri öldürüyordu, Light da. Ama işte birkaç yönden ayrılıyor fikirleri ve bu noktada senaristlerin izleyicilere olayları nasıl aktardığı da önemli. Dexter'ı desteklerken, Light'ı desteklemiyor olmam işte tam da iki karakterin düşünce yapılarıyla ve biraz da senaristlerle alakalı.

Her neyse.

Amane Misa gibi şirin, L ve Mello gibi sağlam karakterleri de bünyesinde barındıran Death Note, benim unutulmazlarım arasına çoktan girdi. Mello'nun rolünün animede bu kadar az olmasına o kadar çok kızdım ki, keşke biraz daha fazla izleyebilseydim kendisini. Çok üzüldüm bu duruma. Umarım mangalarında daha fazla rolü vardır, tek temennim bu.

Son olarak müziklerine değinmek istiyorum. Genel anlamda çok başarılı buldum müzikleri lakin 19.bölümden sonra başlangıç ve bitiş şarkılarının değişmesine hiç mi hiç alışamadım. Öncekilerde sesi açardım dinlemek için, 19'dan sonra sesi kısar oldum. Metal bana göre değil ne yazık ki, dinleyemiyorum. Hangi kafa o güzelim 2 şarkıyı değiştirir onu da anlamak güç tabii ki.

Sevdiğim başlangıç şarkısı: Opening 1
Sev(e)mediğim başlangıç şarkısı: Opening 2

Sevdiğim bitiş şarkısı: Ending 1
Sev(e)mediğim bitiş şarkısı: Ending 2

Ve bu da en sevdiğim soundtrack: Ryuk Theme
L soundtrack da çok hoş: L's Theme
Şunu da Mello'nun hatırına koyayım: Mello Theme

Yakın bir tarihte mangalarını da okuyacağım bu efsanenin. Önce okusam daha iyi olurdu ama bu seferlik istisna oldu işte.

22 Mayıs 2014 Perşembe

Dexter (6.Sezon)


Altıncı sezonu bitireli birkaç hafta oldu fakat hakkında yeni yazma fırsatı buluyorum. Zihnimi yoklayarak sezonun önemli olaylarını hatırlamaya çalıştım birkaç dakika. Şimdi şöyle kısaca bi sezon analizi yapacağım.

Öncelikle Dexter dizisi için hayati öneme sahip bir spoiler yemiştim birkaç ay önce, o olayın bu sezon gerçekleşeceğini biliyordum. Elbette Debra'nın, Dexter'ı iş üzerinde yakalamasından bahsediyorum. Bunun bilinciyle başladım sezona.

Eşi Rita'yı kaybetmesinin üzerinden bir hayli zaman geçmiş olan Dexter, oğlu Harrison ile birlikte günlük rutin hayatına devam etmektedir. Bir yandan Harrison'la ilgilenirken, diğer yandan nerede kan varsa orada biterek işinin yükümlülüklerini icra etmektedir. Evet, kan demişken, bu sezon, geride bıraktığımız diğer sezonların tümünden daha kanlıydı. CNBC-e dergisinin eski sayılarından birinde ön bilgi olarak okumuştum bunu sezon öncesinde. Okumasam bile, bu gerçeği görmem zor olmazdı tabii ki.

Her sezonda farklı bir konu işleyen Dexter dizisinin doğal olarak bu sezondaki konusu da farklıydı. on ikibölüm boyunca ağırlıklı konumuz "Kıyamet Güncü Katiller" idi. Biraz daha açacak olursam eğer, "din" temalı bir sezon izlemiş olduk.


İncil'den yola çıkarak, bir profesör ve öğrencisi Kıyamet Günü'nün yaklaştığını söylüyorlar ve bu doğrultuda İncil'de yazanları resmettikleri bir dizi cinayet planlıyorlar. Planlamakla da kalmıyorlar, bir bir hedeflerine doğru ilerliyorlar. Henüz 6x1'de sıra dışı bir cinayete imza atmış olan bu ikili, izleyicileri gelecek bölümler konusunda iyiden iyiye meraklandırmıştı. Açıkçası ben de epey merak etmeye başlamıştım sonraki cinayetleri ve her bir cinayetle de şaşkınlığım biraz daha arttı. Bunlar delirmiş olmalı, dedim kendime. Tanrı'ya inanan kişilerin böylesine akılalmaz cinayetler işlemeleri çok da normal değil çünkü.

 Fakat sezon finaline yaklaştığımız sırada öğrendik ki, "katiller" değil, yalnızca "katil." Yani Debra önderliğindeki ekibin aradığı iki kişi olmasına rağmen, profesörün yıllar önce öldüğünün ortaya çıkması sonucu, katil sayısı 1'e düşüyor. Yani Travis adlı "Kıyamet Güncü Katil", ölen profesörüyle konuşuyor bir nevi. Halüsinasyon görüyor sürekli. Bu sahnelerin gerçekliği kanıtlandığında izleyici afallasa da, hemen aklımıza tüm bölümlerde karşımıza çıkan Dexter'ın halüsinasyonu Harry Morgan geldiği ve bu durumlara alışık olduğumuz için çok da takılmıyoruz.

Miami Metro Departmanı'nın peşine düştüğü katil Travis'i, Dexter da kendi amacı için yakalamak istemektedir. Bu yüzden her an ekibin bir adım önünde ilerlemektedir. Ekipten önce Travis'i masasına yatırmak için yanıp tutuşmaktadır Dexter. Aslında ona birkaç şans da verir lakin Travis tüm bu şansları teper. E Dexter da haliyle son çaresine başvurur. Bu yolda ilerleyen Dexter, sezon finalinde oğlu Harrison'ı büyük bir riske atacaktır. Harrison'ın geleceğine dair herhangi bir bilgi bilmediğimden, ister istemez endişelendim.

Ateist olduğunu bildiğimiz Dexter, oğlu Harrison'ı nasıl yetiştirmesi gerektiğine karar veriyor bu sezonda. Bolca iç hesaplaşma ve Tanrı'yı sorgulama durumu mevcut. Nihayetinde Harrison'ın din kavramını öğrenerek büyümesine karar veriyor. Din üzerinden ilerleyen bu sezonda Dexter'ın çok yakın bir arkadaşı oluyor. Tıpkı üçüncü sezondaki Miguel Prado gibi. Peder Sam adlı bu adam ile Dexter'ın yakınlığı artıyor. Tabii bunda Dexter'ın, Peder Sam'in suçsuz olduğunu ortaya çıkarmasının da payı var. En azından Sam, eski Sam değil ve kendini dine adamış durumda. Ama ölümüyle birçok kişiyi de üzdüğü bir gerçek. Böyle bir ölümü hak etmedi bence.

Bunlar haricinde çok önemli bir nokta daha var. Debra, kardeşi Dexter'a ilgi duymaya başlıyor sezonun sonlarına doğru. Psikoloğunun da payı var tabii böyle bir şeyin ortaya çıkmasında. Bu birçok izleyiciyi afallatan bir olay olmasının yanı sıra, bana biraz da gereksiz ve zorlama gibi geldi. Olmasaydı da olurdu, dedim.

Birkaç değişiklik de Miami Metro Departmanı'nda gerçekleşiyor. Debra bir kez daha terfi alıyor ve komiser olarak ekibin başına geçiyor. Tam bu esnada da sevgilisi Quinn'le ayrılıyorlar. Quinn'in yeni ortağı da Angel oluyor. İlk başlar da güzel bir ikili olduklarını düşünsem de, Quinn'in su koyvermesi sebebi ile zamanla araları açılıyor. Hatta Angel, Quinn'in yüzünden ölümden dönüyor. Debra'nın yerine de ekibe Anderson adlı siyahi bir adam katılıyor. Debra ile sevgili olabileceklerini tahmin etmiştim, ama yanıldım.

Dördüncü sezonda izlediğimiz "Üçlemeci" dosyası bir anlığına yeniden açılıyor ve Dexter sırf bu yüzden Nebraska'ya bir kaçamak yaparak Üçlemeci'nin oğlunu buluyor. Bu yolculuk, başına birçok iş açsa da, yolculuk esnasında Dexter'ın kardeşi Rudy'nin bizlere halüsinasyon şeklinde eşlik etmesi güzel bir nostalji oldu. İlk sezonu hatırladık birden. Dexter, Miami'ye döndüğünde Rudy'nin gidip yerine tekrar Harry'nin halüsinasyon olarak görünmesi ise hoş bir detaydı.



Masuka yine o bildik Masuka. Kendisine stajyerler tutuyor ve onları cinayet masasında eğitiyor. Bunun sonucunda da ortaya izlemesi keyifli sahneler çıkıyor. Bir de o klasik gülüşünü duyduk mu, tadına doyum olmuyor.

Bir zamanların ünlü seri katili "Diş Perisi"nin yaşlanmış olarak Miami'ye gelmesini ve Dexter'ın da onu öldürdüğünü söyleyeyim son olarak. Yıllar boyunca adaletten kaçan katilin Dex'ten kaçamadığını görünce biraz tebessüm ettim açıkçası.

Karman çorman olmuş olabilir ama altıncı sezon böyle geçti. Yedinci sezonda bambaşka bir Dexter ve bambaşka bir Debra göreceğimizi tahmin etme çok zor değil.

Şimdi sezon sıralamamı yapayım: 4-2-5-1-6-3

Son iki sezon, bitecek diye üzülmeye başladım şimdiden. Neyse, yedinci sezona başlayalım bakalım...

20 Mayıs 2014 Salı

Arrow (2. Sezon Genel Yorum)



Ve Arrow'da ikinci sezona da noktayı koyduk.

İkinci sezonun ilk on üç bölümünden sonra bir yorum yapmıştım şurada, şimdi de finale dek olan bölümler hakkında birkaç şey söyleyeceğim.

Sara'nın ortaya çıkışından sonra dizide birçok şeyin değiştiğini belirtmiştim. Sara'nın ailesi ile olan ilişkileri bir süre bocaladıktan sonra rayına oturdu. Ablası Laurel'in kendisini affetmesi önemli sayılabilecek bir olaydı. Anne ve babalarının tamamen ayrılmaları ise çok şaşırtıcı bir olay değildi.

Manu Bennett'in oynadığı Slade Wilson karakterinin zaman zaman Roma döneminden bahsetmesi Spartacus izleyicilerini sevindirmiştir diye düşünüyorum ve senaristin bunu bilinçli bir şekilde yapmış olması da, ayrıca takdir edilmesi gereken bir nokta.

Deathstroke ve Arrow kapışması yıllar önce adada başlıyor ve Starling City'e kadar uzanıyor. Shado'nun Oliver yüzünden ölmüş olması Slade'e bir söz verdirtiyor ve Slade yıllar sonra bu sözlerinden birini tutarak Oliver'ın annesi, Starling City'in belediye başkanı adayı Moira Queen'i öldürüyor. Sezon finalinden birkaç bölüm önce gerçekleşen bu olay, Oliver'ı güçsüz düşürse de, Felicity, Diggle ve Sara sayesinde çabuk toparlanıp Wilson'ın ordusuna karşı bir savaş başlatıyor.

Deathstroke'un "mirakuru" enjekte edilmiş güçlü ordusu ortalığı yakıp yıkarken, şehri kurtarma görevi de Arrow ve ekibine düşüyor. Sezon finaline dek azar azar artan tempo son bölümde adeta tavan yaptı ve müthiş sahneler izledik.

Roy Harper ve Thea Queen ilişkisi ise Roy'un mirakuru sonucu değişim geçirmesi sebebiyle sekteye uğruyor. Sezon finalinde tam düzeldi derken de Thea'nın gerçek babası olduğunu öğrendiğimiz Malcolm Merlyn ile şehri terk etmesi sonucu tamamen bitiyor (gibi).

Sara'nın dizideki rolünün bitmiş olması muhtemel, eğer öyleyse ve üçüncü sezonda Caity Lotz'u göremeyeceksek, üzülürüm. Oliver'ın artık Felicity'i sevdiğini de hesaba katarsak bu olasılık biraz daha artıyor, şahsen çizgi romanları bilmeyen biri olarak ayrılsın istemiyorum açıkçası.

Ada sahneleri de tıpkı Starling City sahneleri gibi tam doruğa ulaşmıştı ki, sezon bitti. Yeni sezonda bakalım Oliver'ı neler bekliyor olacak.

Flash'ı birkaç bölüm gördük ve böylece temelleri atılmış oldu. Kendisine ait bir dizisi olacak onun da, bekliyoruz.

Son olarak, kesinlikle ikinci sezon birinci sezonu ezdi geçti. Bu yüzden de üçüncü sezon için beklentiler bir hayli yükseldi, umarım dizi ekibi çizgiyi bozmadan ilerler.

Da Vinci's Demons (2. Sezon İlk 8 Bölüm Eleştirisi)



Da Vinci'nin hayatını, biraz değil, çok fazla fantastik ve bilimkurguyla harmanlayarak ortaya alternatif bir tarih çıkaran dizi Da Vinci's Demons'ın ikinci sezonunun bitmesine yalnızca iki bölüm kaldı. Geride bıraktığımız sekiz bölüm hakkında bir şeyler söylemek gerek.

İlk sezonda Da Vinci'nin icatlarına bolca yer veren dizi, ikinci sezonda bunu ikinci, hatta üçüncü plana attı desek yeridir. Ben de herkes gibi beklemiyordum ilk sezon ve ikinci sezon arasında bu denli bir uçurum olacağını. Bu yönden bakarsak, dizinin senaryosu bulunduğu leveli terk ederek, bir başka levele geçmiş demek çok doğru olacaktır.

İkinci sezonda Floransa'nın dışına taşan olay örgüsü, Yeni Dünya'ya (Amerika) ve hatta dönemin güçlü imparatorluğu Osmanlı'ya da sıçramış durumda. "Yaprak Kitabı" macerasına atılan Da Vinci ve ekibi, kelimenin tam anlamıyla her bölümde izleyenlerine macera filmi havası yaşattı. Açıkçası zerre şikayetçi değilim, çok keyif alarak izliyorum Da Vinci's Demons'ı.

Osmanlı İmparatorluğu'na kadar gelmiş olmaları da heyecanla takip etmemiz için bir başka önemli sebep. Hatta Bayezid dizide Türkçe konuştu. Güldüm biraz ama bence fena değildi.

"Da Vinci bu değil!", "Tarih bu değil!", "Türkler'e hakaret ediyorlar!" diyenlere de sadece gülüp geçiyorum. Adamlar bizlere bire bir tarih anlatmıyorlar zaten, bunun bilincinde olursak eğer diziden alacağımız zevk artar. Ve Türkler'e hakaret konusu ise başlı başına saçmalık. Bir iki olumsuz şey söylediler diye bu kadar yaygara koparmaya gerek yok. Üstelik, Türkler hakkında övgü dolu sözler de ediyorlar, onları neden görmüyorsunuz diye sormak istiyorum malum kişilere. Ben bu konuya hiç takılmıyorum ve senaryonun keyfini çıkarıyorum.

Ha ama şunu belirtmem gerekiyor: Bu kadar bölüm bizlere Yaprak Kitabı dediler ama sekizinci bölümün sonunda çok büyük hayal kırıklığına uğrattılar ve böylece senaristler en güzel küfürlerimin sahibi oldular. Gerçekten o kadar bölüm boşa izlemişiz hissi geldi bir an için, izleyenler ne demek istediğimi bilirler. Ama neyse ki sekizinci bölümün sonunda Da Vinci'nin, "Yolculuk yeni başlıyor," demesi bir nebze de olsa su serpti içimize. Umutla dolduk.

O Yaprak Kitabı bulunacak. O kadar! Kaldı iki bölüm, merakla bekliyorum, umarım üçüncü sezon başlamadan kitap meselesi çözüme ulaşır yoksa çok daha fazla eleştiri alır dizi ve ben bunu istemem

25 Nisan 2014 Cuma

Death Note (İlk 10 Bölüm)



Küçüklükten kalma Pokemon, Digimon ve Yu-Gi-Oh anılarım vardı ve anime kültürüm de bunlardan ibaretti. Tabii o zamanlar biz bunları çizgi film olarak biliyorduk, anime olarak değil. Çocukluk işte.

Geçenlerde Pokemon'u özlediğimi fark ettim, şöyle bir çocukluğuma gidip geldim. Bir çocuğun kendini Pikachu sanıp camdan atlamasından sonra yasaklanmıştı ülkemizde bu yapım ve o gün bugündür Pokemon izlememiştim ben de. Evet, gerçekten uzun bir zaman dilimi geçmiş. Bir neslin "çizgi filmi" Pokemon talihsiz bir şekilde yayından kaldırılmış ve o nesil çocuklar olarak bizler de (bayağı duygusal oldu yalnız) sevgilimizden ayrı büyümüştük.

Her neyse. Konumuz Pokemon değil.

Pokemon'u izlemeye niyetlenmiştim ki, hiç ilgim olmayan bir konu olan animelere ilgi duymaya başladım bu ara. Ve izlemişken de en iyisini izleyeyim dedim ve Death Note izlemeye karar verdim. Belki de en iyi değildir ama araştırmalarım sonucunda en iyilerinden biri olduğuna karar verdim. Bunda birkaç kişinin önerilerinin en başında Death Note olmasının da büyük bir payı var tabii. Onlara da teşekkür ediyorum.

İlk on bölümü izledim geçtiğimiz günlerde ve gerçekten hayran kaldım. Müthiş bir senaryo var ve her bölümde üzerine koyarak ilerliyor. Büyük bir keyifle izliyorum ve izledikçe de izleyesim geliyor, merak uyandırıcı bir yapıya sahip.

Daha ilk bölüme başlarken introdaki şarkıyla beni kendine bağladı bu anime ve devamında bölüm içerisinde çalan müzikler ve finaldeki şarkı ile de iyiden iyiye unutulmazlarım arasına girmeyi başardı şimdiden. Müzikler çok başarılı.

Kira davası oldukça gerilimli ve L adlı dedektif ise gerçekten çok zeki. İlk başlarda Light çok saf diye düşünüyordum, bir sürü hata yaptı çünkü ama sonra o da toparladı ve böylece L ile Yagami Light kapışması da başlamış oldu. İkisinin de karşılıklı zeka dolu hamlelerini izlemek çok hoş.

Birkaç yerde yazılan yorumları okurken feci bir spoiler yedim, biraz hevesim kaçar gibi oldu ama yine de devamını izlemek istiyorum ve izleyeceğim.

Bitirdiğimde de yine bir şeyler karalarım.

18 Nisan 2014 Cuma

Dexter (5.Sezon)

Henüz izlemeyenleri üzebilecek bilgiler içermektedir. (Yazı iki ay önce yazılmıştır.)

Önceki sezonlara oranla 5.sezonu daha kısa bir süre içerisinde bitirdim. Bunda konunun sürükleyici olmasının yanı sıra, izlemek için bolca vaktimin olmasının da etkisi var tabii.

Geride kalan dört sezona da umutla başlamıştım lakin 5.sezon için bu durum geçerli değildi. Koskoca diziyi yarıladığım esnada gerçekleşen olay, beni dizinin geleceği konusunda karamsarlaştırmıştı. Rita'nın ölümünden bahsettiğimi tahmin etmişsinizdir. Rita'sız Dexter eksik kalacak gibi gelmişti bana. Hem karakter bazında, hem de dizi.

Senaristler ben ve benim gibi düşünen birçok dizi hayranını şaşırtacak bir senaryo hazırlamışlar 5.sezona. Rita'yı tamamen unutmamızı sağlayamasalar da, Lumen adlı karakterle buna çok yaklaştıklarını itiraf etmeliyim.

Daha ilk bölümden itibaren Dexter'a musallat olan bu bağyan, sezon finaline dek büyük bir aşama kaydetti ve bir anda onu izlemekten çok keyif aldığımı fark ettim. Özellikle Dexter'la çok iyi bir ikili oldular ve birbirlerine de oldukça yakıştılar.

5.sezonun ağırlıklı konusu "Varildeki Kızlar Davası"ydı. Dexter, üstün iz sürme yeteneği sayesinde sorumlu kişiyi bulup masasına yatırıyor. Boyd Fowler adlı bu adamı tam öldürdüğü esnada bir kadının kendisini gözlediğini fark ediyor. Bu kadın, 5.sezonda çok önemli bir rolü olan Lumen.

Bir süre sonra bu olayın tek sorumlusunun Fowler olmadığı, ona yardım eden dört kişi daha olduğu ortaya çıkıyor. Lumen'in de yardımlarıyla bu adamları tek tek tespit eden Dexter, hem öldürme arzusunu yerine getirerek kendisini tatmin ediyor, hem de Lumen'in intikamını almış oluyor. Çünkü Lumen diğer on iki kadın gibi öldürülmedi, o on üçüncü kadın ve Dexter sayesinde tekrar eski hayatına dönebildi.

Ama durum böylesine basit bir şekilde ilerlemiyor elbette. Dexter'ın çok daha önemli dertleri var.

Rita'nın ölümünden sonra yaşadıkları evden ayrılan Dexter ve çocuklar, Debra'nın evine sığınırlar. Astor'ın bitmek bilmeyen ergen davranışları Dexter'ı çileden çıkarsa da, bunun için kökten bir çözüm bulamaz. Astor, annesinin ölümü için Dexter'ı suçlamaktadır. Cody ise aksine Dexter'ı her zamanki gibi çok sevmektedir.

Büyük bir karmaşanın içine sürüklenen Dexter'ı ise yine Astor kurtacaktır. Onu sevmediğini söyleyen Astor, artık anneannesi ve dedesinin yanında kalmayı tercih ediyor. Cody her ne kadar istemese de, Dexter'ın da söylediklerini düşünmesiyle birlikte, en doğru kararın ablasının yanında kalması olduğuna karar veriyor. Astor ve Cody'nin gidişiyle birlikte iyice yalnız kalan Dexter, Harrison'la baş başa kalıyor ve bu sayede de Dexter'ın ne kadar sevimli bir baba olduğunu görmüş oluyoruz.

Bir süre sonra Harrison'a bir bakıcı gerekiyor, Debra ve Dexter ikilisi bu konuda ince eleyip sık dokuyorlar ve sonunda Harrison'a göre bir dadı bulabiliyorlar.



Dexter'ın sorunları bunlarla da sınırlı değil üstelik.

Uzun zamandır gözleri Dexter'ın üzerinde olan ekip arkadaşı Quinn, Dexter'ı takip edeyim derken az kalsın işinden oluyordu. Bununla da akıllanmadı ve Stan Liddy adlı adamı Dexter'ın peşine taktı. Bu da son ve en büyük hatası oldu. Debra'yla bir ilişkiye yelken açması sonucu Dexter'a olan ilgisini kaybediyor Quinn, hem de Liddy'nin Dexter hakkındaki tüm gerçekleri ortaya çıkardığı bir anda. Her ne kadar Dexter'ın sırrı biz izleyicilerde saklı olsa da, ve onu çok sevsek de, Quinn'in durumuna da üzülmeden edemedim. Az kalsın Liddy cinayeti üzerine kalacaktı fakat bunu Dexter önledi. Quinn'in sonunun da 2.sezondaki James Doakes gibi olmasından korkmuştum hatta ama güzel bir şekilde sonuca bağlandı bu olay. Quinn artık Debra'ya aşık ve Dexter'a da büyük bir iyilik borcu olan adam.

Jordan Chase adlı adam bu beş kişilik katil grubunun sonda kalan üyesiydi. Kendisinin TV yıldızı olması sebebiyle tüm gözler onun üzerinde olduğundan, Dexter ve Lumen'in daha da dikkatli olmaları gerekiyordu. Neyse ki bu iş de halloldu ve sezon finalinde Jordan da ortadan kalktı. Fakat sezonun kırılma noktası da tam bu esnada yaşandı.

Debra gibi işine aşık bir dedektifin karşısındaki perdenin arkasında yer alan "yasa dışı kahramanlar"ı serbest bırakması olacak şey değildi. Seride beni en çok şaşırtan kısım bu sahne oldu. Biraz zorlama gibi miydi, yoksa normal bir davranış mıydı Debra'nınki, bilemeyeceğim...

5.sezon çok güzeldi evet, fakat sezon finalinde Lumen'in gidişi beni çok üzdü. Dexter'la birlikte ne de güzel olmuşlardı. Eğer Lumen kalsaydı 5.sezon en sevdiğim derdim fakat şimdi diyemeyeceğim. Yine de Lumen'in hatırına, sıralamamı şu şekilde yapacağım:

4 - 2 - 5 - 1 - 3

10 Nisan 2014 Perşembe

OZ 3. Sezon

Dizinin üçüncü sezonu da bitti. Sezonsal olarak yolu yarıladım ama bölümsel olarak henüz yarısına gelmedim. Ama kesin olan bir şey var ki, bu şaheserden yirmi dört bölüm izledim.

"OZ" diyor birçok karakter sezonun hemen başında, yani on yedinci bölümde. Daha sonra ise Augustus Hill sezon açılışını yapıyor. Karakterler bir bir kadraja giredursunlar, biz de özlediğimiz o Em City atosferine kavuşuyoruz.

Üçüncü sezon ilk iki sezonla kıyaslamaya kalksam başarılı olamam sanırım. Bu yüzden şimdilik karşılaştırma yapmak istemiyorum çünkü izlediğim tüm bölümler çok güzeldi, hiçbirine kötü diyemem. Fakat bu sezonun öncekilerden ne farkı vardı derseniz, işte onlardan ve içerikten biraz bahsedebilirim.

Bu sezonda OZ'un adı değişiyor, ufak bir ekleme yapılıyor tabelaya lakin Augustus Hill'in de dediği gibi bu çok da önemli bir husus değil. Hapishane yine aynı hapishane, karakterler yine eskisi gibi, yani pek fark yok. Bunun haricinde hapishane yönetiminin almış olduğu bir kararla boks maçları düzenleniyor ve gönüllü mahkumlar, tüm hapishanenin seyirci olduğu bir alanda, ringde kozlarını paylaşıyorlar.

Böylesi bir yeniliğin OZ'da olması gerektiği gibi işleyeceğini kim iddia edebilir? Tabii ki her maç için bahisler açılır, paralar yatırılır ve bu şekilde müsabakalar daha heyecanlı bir hale gelir. Bahis ve OZ kelimeleri yan yana gelirse ne olur peki? Tabii ki bahisler adilce işlemez ve çeşitli hileler yapılır. Ryan O'Reily'i bu anlamda örnek gösterebilmek mümkün. Kardeşi Cyril ile birlikte hapishanede başka İrlandalı bulunmadığından ve kendilerini diğer mahkumların gözünde güçlü kılmak adına, şampiyonadan kardeşinin birinci çıkması için elinden geleni ardına koymaz. Cyril'in dövüşeceği kişilerin sularına hapishanenin revirinden çaldığı ilaçlarla uyuşturucu katıyor ve böylelikle Cyril çıktığı tüm müsabakalardan galibiyetle ayrılıyor! Bunun sonucunda da hem İrlandalı gücü artmış oluyor hem de O'Reily bahisleri kazanarak parasını katlıyor. Evet, O'Reily'nin sinsi, iki yüzlü ve zeki olduğunu söylemiştim.

Hapishaneye bu sezon gelen ve müslümanların safında yer alarak güçlü bir karakter portresi çizen Hamid Khan'i ilk başlarda sevmiştim fakat Said'e yaptığı yamuktan sonra bir anda gözümde değeri düştü. Cyril'in yumrukları sebebiyle ringde bayılması ve beyin ölümünün gerçekleşmesi ise, ne olursa olsun üzmüştür beni. Karakterlere kısa sürede alışıyoruz, öldüklerinde ise üzülüyoruz ister istemez.

Em City'nin yönetiminden sorumlu kişi olan Tim McManus, hapishaneye gelen yeni kadın gardiyanla olan ilişkisinin ardından tecavüzle suçlanıyor ve bu kadın durduk yere McManus'ın başına iş açmış oluyor. Bunun haricinde Adebisi'nin zorlamasıyla Kenny de McManus tarafından tecavüze uğradığını söyleyerek şikayeçi oluyor ve durum daha karmaşık bir hale geliyor. Mcmanus bence iyi bir adam ve bu tip suçlamaları da hak etmiyor. Umarım başına bir şey gelmez.

Simon Adebisi, Kareem Said

İlk sezondan itibaren zaman zaman kadraja giren bir diğer karakter ise Shirley Bellinger. Evet, kendisi OZ'daki nadir kadınlardan biri ve bence en güzeli. Ruh sağlığı pek yerinde olmayan bu kadın, içerisinde çocuğunun da olduğu bir arabayı göle sürmesi ve ölümüne sebebiyet vermesiyle OZ'a girmiş durumda. Cezası ise idam. Fakat bu sezonda onun hakkında önemli bir gelişme yaşanıyor: Shirley'nin idamına çok kısa bir süre kala hamile olduğu anlaşılıyor ve tüm itirazlarına (ölmek istemesine) rağmen idamı doğumdan sonraya erteleniyor.

Favori karakterim olan Miguel Alvarez'in latinlere kendini kanıtlaması için gardiyanın gözlerini çıkarması gerekiyordu, ikinci sezonun sonunda bunu yapmıştı hatta üçüncü sezonda gördük ki, bu bir işe yaramadı. Yine dışlandı ve hatta ölümle tehdit edildi. Zaten Alvarez geç de olsa yaptığı hatanın farkına vardı ve gözlerini çıkardığı gardiyanla yüzleştiği sahnede de bunu bizlere hissettirdi. Tecritte geçirdiği uzun zamandan sonra tekrar Em City'e gelmesi, bir cinayet daha işlemesine, Carlo Ricardo'nun ölümüne sebebiyet verdi. Hoş, Ricardo'yu öldürmeseydi bu sefer o onu öldürecekti. En sevdiğim karakteri üçüncü sezon boyunca ağız tadıyla izleyememek şahsımı üzmüştür ama henüz ölmemiş olması ve diğer sezonlarda da izleyecek olmam şimdilik kafidir.

Beecher-Keller-Schillinger üçlüsü arasında da yine bir sürü olay yaşandı sezon boyunca. Schillinger'ın oğlu da OZ'a düştü ve Beecher'ın planları doğrultusunda gitti gencecik çocuk, üzülmedim değil. Ama Beecher'a yakışmadı bu, oğlundan değil, babasından intikam alması daha iyi olacaktı. Beecher şu Keller'e yine kandı ya, daha da bir şey demiyorum. Umarım tekrar başına bir şey gelmez. Ayrıca Beecher'ın müslüman oluşu ve Said'le takılmaya başlaması da, üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta. Sezon finalinden bir önceki bölüm Müslümanlar ve Aryan Kardeşliği'nin (Naziler) kapışması ise sezonun zirve noktasıydı bence. Yani o şekilde noktalansaydı sezon, itiraz etmezdim.

Buna ek olarak, sezon finali de hiç yabana atılacak gibi değildi. Simon Adebisi önderliğindeki siyahlar ve siyahlara karşı Latinlerin, İtalyanların, Nazilerin ve İrlandalıların, yani tüm beyazların bir araya gelmesi çok korkutucu şeylerin yaklaştığının habercisi. OZ'da ırkçılık almış başını gidiyor zaten, bu tablo da dördüncü sezonda kıyametin kopacağına işaret olabilir. En azından ben böyle yorumluyorum ve siyah-beyaz çatışmasını izleyeceğimi öngörüyorum.

Bu sebeple de bir an önce dördüncü sezonu izlemek istiyorum fakat yine de diziyi bir anda tüketmek gibi bir amacım bulunmamakta. Yavaş yavaş, sindire sindire izlemek daha keyifli.

Ne de olsa OZ, bir televizyon efsanesi.

9 Nisan 2014 Çarşamba

Neverwhere



1996 yılında BBC tarafından, İngiliz yazar Neil Gaiman'ın kitabından uyarlanan bir mini dizi "Neverwhere". Fakat uyarlanma aşaması biraz karışık. Şöyle ki, Neil Gaiman aslında bir dizi senaryosu kaleme alıyordu BBC için, fakat senaryo olması gerekenden biraz fazla olunca Gaiman yazdıklarını bir romana dönüştürmekte karar kıldı. Bu sayede de hem kitap hem de altı bölümlük fantastik bir mini dizi ortaya çıktı.

Hikayemizin ana kahramanlarından biri Richard Mayhew adlı bir Londra sakini. Diğer ana kahramanımız ise "Aşağı Londra"da yaşayan genç bir kız: Door. Bu iki karakterin yollarının kesişmesi sonucu, fantastik bir yolculuk başlıyor.

Richard Mayhew, bir gün sevgilisiyle birlikte kaldırımda yürürken, yolda kanlar içinde yatan bir kız görür ve ardından durarak kıza yardım etmeyi amaçlar. Fakat bir davete yetişmeleri gerektiğinden, sevgilisinin yoğun baskılarına maruz kalır. Bir an önce kızı bırakmasını ve acele etmeleri gerektiğini söyleyen sevgilisini hiçe sayarak kızı kucağına alır Richard ve eve geri döner.

Door, Londra'nın altındaki Aşağı Londra'dan geldiğini, birilerinin peşinde olduğunu ve amaçlarınınsa kendisini öldürmek olduğunu söyler. İşte bu andan sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır; hem Richard'ın hem de Door'un hayatında.

Richard ve Door haricinde de yine bizleri  izlemesi keyifli karakterler karşılıyor. Mr. Croup, Mr. Vandemaar, Marquis De Carabas, Hunter ve Islington bunlardan yalnızca bir kaçı.

Richard yardım ettiği bu kızın başına neler getirebileceğinden habersizdir ilk zamanlarda fakat Door kesinlikle normal biri değildir. Hem Yukarı Londra ve Aşağı Londra da nedir? Door tam olarak kimdir ve nereden gelmiştir? En önemlisi de söylediği şeyler gerçek midir? Fantastik şeylerden hoşlanıyorsanız eğer, Neverwhere'ü izleyerek bu soruların cevaplarını elde edebilirsiniz.

Yalnız şunu söylemek zorundayım: Newerhere kaliteli bir prodüksiyona sahip değil. Bunda 1996 yapımı bir dizi olmasını bir mazaret olarak kabul edemeyiz zira o yıllarda dahi çok daha kaliteli diziler mevcuttu. Bu yüzden gerek kamera kullanımı, gerek mekanlar, gerekse bazı karakterlerin kötü performansı sonucu, bu dallarda sınıfta kalıyor dizi. Ama senaryonun merak uyandırıcı olması, dizinin kendini izletmesine yeterli bir sebep. Veya işin içinde Neil Gaiman adı olduğu için görmezden gelebiliriz.


Son olarak dizide Islington adlı bir meleği canlandıran aktörün Peter Capaldi olduğunu söyleyeyim. Doctor Who hayranları yeni sezon başlamadan önce bu diziyi izleyerek Capaldi'nin oyunculuğu hakkında bir fikir edinebilirler sanıyorum. Ancak belirtmeliyim ki Islington üçüncü bölümün sonunda diziye giriş yapıyor. Bunun haricinde, Door adlı kızı canlandıran kadın ise Breaking Bad'in beşinci sezonunda Lydia'ya hayat veren Laura Fraser'dan başkası değil. İlk öğrendiğimde ben de şaşırmıştım ne yalan söyleyeyim, bu sayede gençliğini de görmüş olduk.

Yaklaşık otuzar dakikadan oluşan altı bölümlük bu fantastik diziyi izleyerek eğlenceli vakit geçirebilirsiniz.

Neil Gaiman severlere önerilir. İyi seyirler.

5 Nisan 2014 Cumartesi

OZ İlk 2 Sezon

Yazı ilk iki sezon hakkında bir dolu spoiler içerir.

Uzun zamandır OZ ve The Wire'ı izlemek istiyordum, OZ'a başladım. Elli altı bölümden oluşan dizinin sekizer bölümlük ilk iki sezonu bitirdim hatta, üçüncü sezona geçerken de bir şeyler söylemek istedim.

Geçenlerde bir yerde okumuştum "The Wire'a giden yol OZ'dan geçer" yazıyordu. OZ bittikten sonra hemen The Wire'a başlayacağım ve böylelikle bu iki efsane diziyi peş peşe izlemenin keyfini yaşayacağım.

İlk bölümü gayet iyiydi. Prison Break''de gördüğümüz o hapishane ortamının daha sert bir versiyonu OZ. Ama sakın Prison Break'le karşılaştırmak gibi bir hataya düşmeyin. Prison Break hapishaneden kaçışı anlatır, OZ ise hapishanenin ta kendisini. Hapishane içerisinde yaratılmış bir efsane diyebiliriz sanırım.

Diziye başlamadan önce de epey bir araştırma yapmıştım hakkında. Sert bir dizi bekliyordum ve beklediğim gibi de çıktı açıkçası. Hem de daha ilk bölümden. Senarist Dino Ortolani gibi efsane olabilecek bir karakteri ilk bölümde öldürerek bizlere OZ gerçeği hakkında bir ön gösterim sunuyor adeta. Bunun bir fragman olduğunu ve bundan sonrası için kendimizi hazırlamamız gerektiği sonucunu çıkarmamız gerekiyor.

OZ bir hapishane ve dizide geçen olayların ana mekanı da hapishanenin "Em City" adlı bölümü. Çok nadir de olsa, zaman zaman diğer bölümleri de görüyoruz fakat hiçbiri Em City kadar çekici değil.

OZ karakter odaklı bir dizi değil. Sağlam karakterler bir bir ölüyor fakat bu hiçbir problem teşkil etmiyor. Çünkü ölen karakterin yeri anında bir başkasıyla dolduruluyor ve bu döngü bu şekilde işleyip gidiyor. Tabii OZ'a yeni gelenler kendilerine bir grup bulmazlarsa hayatlarına devam etmeleri mucizelere kalıyor. Yeni gelen karakter ya güçlü bir imaj yayıp kendini korumalı, ya da kendisinden istenen her şeyi yaparak günün sonunda ölmediğine şükretmeli.

Tobias Beecher adlı karakter bu anlamda mükemmel bir örnek. Bir anlık dalgınlıkla ufak bir kız çocuğuna çarpıyor ve kendini OZ'da buluyor. Üstelik kendisi bir avukat, evli ve çocukları da var. OZ'a geldikten sonra hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacaktır Beecher'ın. Bir karakter evrimine hep birlikte tanık oluyoruz bu şekilde. İlk zamanlarda çok güçsüz, itilip kakılan bir karakter iken, artık bu duruma daha fazla tahammül edemeyeceğine karar verip kendini korumaya başlar. Üstelik, bunu başarır da.

En dikkat çekici karakterlerden birisi de hiç kuşkusuz Augustus Hill. Dizinin yoğun temposunda Hill'in konuşmaları bir nebze de olsa nefes aldırıyor izleyiciye. Hayatı sorgulatıyor ve OZ'da yaşanan olaylardan kendimize bir pay çıkarmamız gerektiğini anlıyoruz. Dahiyane bir fikir bu, takdir edilesi.

Önce Dino Ortolani sonra Jefferson Keane derken sevdiğim karakterlerin birer birer ölümlerini izlemek beni çok üzmüştü diziye yeni başladığım zamanlarda, ama sonra fark ettim ki OZ'un efsane olmasının tek sebebi de bu aslında. Adamlar "bu çok sağlam karakter, seveni fazla, öldürmeyelim" diye düşünmemişler, sırası gelen gidiyor. Bu yönüyle diğer tüm dizilerden ayrılıyor OZ. Çünkü ne olacağı belli değil. Herkes birbirinin ayağını kaydırmakla meşgul. Hiç kimse güvenilir değil.

Kareem Said gibi bir karizmatik karakter daha yoktur herhalde. Sadece müslümanların değil, sezon finalinde tüm Em City'nin saygı duyduğu bir karakter olup çıkıyor. Yine ikinci sezonda da yardıma ihtiyacı olan herkese dil, din, ırk tanımadan yardım etmesi, sezon finalinde ise  tahliye kararını reddetmesiyle de gönüllerde taht kurmuştur. Benim de ilk iki sezon itibarıyla en saygı duyduğum karakterdir kendisi.

İlk sezonda özellikle uyuşturucu ticaretini çok iyi anlatmışlar. Bir hapishanede yaşanabilecek her şey son derece gerçekçi bir şekilde izleyiciye aktarılıyor. Cinayet, tecavüz, uyuşturucu kaçakçılığı, homo erkekler ve daha bir çok unsur. Hatta idamı da ekleyebiliriz bunlara. Yaşanan onca şeye ek olarak idam kararının da uygulanması işleri daha da vahimleştirmiş durumda.

Ryan O'Reily çok sinsi ve iki yüzlü bir karakter. Fakat OZ gibi bir yerdeyseniz eğer, bu özelliklere ihtiyacınız var demektir, bu yönden baktığımızda O'Reily'nin çok zeki bir karakter olduğunu söylemek mümkün. Aynı zaman da güçlü de, bu şekilde tehlikelerden uzak kalabiliyor. Kanser olması ve kardeşinin de hapishaneye düşmesi onu çok da fazla etkilemiyor. Veya etkilendiği halde bunu dışa yansıtmamaya, hayatta kalmak için güçlü olmaya devam ediyor. Aynı zamanda gerçek hayatta kardeşi olan Cyril O'Reily'e olan sevgisini görmek, onu korumak için her şeyi göze almasına tanıklık etmek güzel anlar yaşatıyor izleyiciye.

İlk sezonun finalindeki isyanın ardından ikinci sezonda hapishane eski işleyişine geri dönüyor ve mahkumlar bir nevi başarısız oluyorlar. İsyan sırasından ölen mahkumlar ve gardiyanlar için soruşturmalar başlıyor, herkes tek tek sorgulanıyor ve kısa süre sonra Em City tekrar o bilindik havaya bürünüyor. İsyanın biraz daha uzun sürmesi ve yönetimin mahkumlarda olması daha mı iyi olurdu acaba diye düşündüm bir an için fakat OZ'un senaristlerine güvendiğim için, içim rahat bir şekilde izlemeye devam ettim.

Birer saatlik bölümler öylesine güzel akıp geçiyor ki, tek bir an dahi sıkılmıyorsunuz izlerken. Sahneyi bir karakter terk ettiğinde en az onun kadar sağlam bir karakter o boşluğu dolduruyor ve bu şekilde sahneler bir biri ardınca kayıp geçiyor.

Dino Ortolani, Jefferson Keane, Grove, Nino ve Scott Ross gibi daha bir sürü karakteri ilerleyen sezonlarda göremeyeceğiz fakat yeni katılan karakterle boşlukları dolacaktır elbette.

Son söz olarak da şunu söylemek istiyorum:  1997 yılında televizyona adım atmış olan böyle bir efsaneyi izlediğim için kendimi şu an çok şanslı hissediyorum. İzlemeyenler adına da üzülüyorum. İzleyip de sevmeyenler adına daha çok üzülüyorum.

2 Nisan 2014 Çarşamba

The Walking Dead 4.Sezon Finali



The Walking Dead iki gün önce, dördüncü sezonunun on altıncı bölümüyle izleyicilerine veda etti ve böylelikle yeni sezon için altı ayık bekleme süreci de başlamış oldu.

Birinci ve ikinci sezon finallerinden sonra üçüncü sezon finali çok durgun gerçekleşmişti ve bu yüzden dördüncü sezona merak unsurunu taşıyamamışlardı. Dördüncü sezon finaliyle ise ilk ikisine benzer bir şekilde, heyecanın ve gerilimin hat safhada olduğu bir sezon finali izledik. Adeta haftaya yeni bölüm gelecekmiş gibi bitirdiler ve bizi aylar sürecek zorlu bir bekleyiş süresiyle baş başa bıraktılar. Neyse, en azından birkaç gün sonra Game of Thrones başlıyor.

Game of Thrones demişken, The Walking Dead'in kurgusunu da ben biraz Game of Thrones'a benzetiyorum açıkçası. Ne alaka derseniz eğer, iki dizi de çok ağır işliyor, detaylar üzerinde çok fazla duruluyor ve karakterler çok derin bir şekilde işleniyor, bir bölümde geçilebilecek şeyler üzerinde en az beş-altı bölüm duruluyor. Çizgi romanların da fazlalığını düşünürsek eğer, böyle olması son derece doğal. Çünkü senaryo sıkıntısı yok ve oyuncular açısından bir sıkıntı olmadığı sürece, bi beş sezon daha çekmeyi düşünüyorlardır herhalde.

Durgun geçen bölümlerin ardından sezon finali ilaç gibi geldi. Hatta sezon finalinden önceki bölüm de çok iyiydi. Glenn ve Maggie'nin duygusal kavuşmaları ve nihayet Terminus'a ulaşılması sezon finali açısından önemli gelişmelerdi.



Diziyi takip eden hemen herkese Terminus'un bir tuzak olabileceği düşüncesi hakimdi. Öyle de oldu. Hala tam olarak anlayamasak da Terminus'daki insanların amacını, "tuzak" tahminlerimiz netlik kazandı. Rick ve tayfası silahsız bir şekilde esir düştü. Neyse ki henüz Tyreese ve Carol Terminus'a ulaşmadı ve tahminlerime göre de bu ikisi sayesinde Rickler bir şekilde kurtulacaklar oradan. Tabii kurtulma esnasında grubumuz kayıp veya kayıplar da verebilir. Garanti olan bir şey var ki, beşinci sezon açılışı epey kanlı olacak.

Karakter analizini iyi yapan bir dizi The Walking Dead ve bu sayede de dramasal yönü güçlü. Sezon finalinde de yine flashbackler'le bize Rick'in değişimini anlattılar. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan Rick'in, Carl için her şeyi göze alabileceğini gösterdiler. Joe'nun şah damarını tek hamlede ısırarak kopardığı sahne de dizinin unutulmazları arasına girecektir şüphesiz. Ve yine sezon finalindeki önemli sahnelerden biri de, Rick'in, Daryl'e, "Sen benim kardeşimsin," dediği sahnedir hiç şüphesiz. Çok iyiydi ikisi arasındaki diyaloglar.



Daryl ve Beth'in birkaç bölümlük ilişkisini izlemek çok güzeldi fakat Beth bir anda kayıplara karıştı, nerede olduğunu merak etmiyor değilim. Daryl demişken, dördüncü sezon da bitti ama Daryl karizmasından hiçbir şey kaybetmedi. Sadece bu dizi içerisinde değil, televizyon tarihinin en karizmatik karakterlerinden birisidir zannımca.

Şimdi beşinci sezonu bekleyebiliriz, evet.

23 Mart 2014 Pazar

Black Sails (1.Sezon)

Spartacus, Da Vinci's Demons, The White Queen gibi tarihi dizilerle son dönemde adından sıkça söz ettiren Starz kanalının yeni dizisi Black Sails. Dizinin adı en baştan kendini biraz ele veriyor gibi. Afişe de şöyle bir baktığımızda, konusunu bilmesek dahi, "tamamdır, korsanlarla ilgili bir dizi," diyebiliriz rahatlıkla.

Black Sails, insanların zihinlerindeki korsan algısını değiştiren Karayip Korsanları'nın aksine, sert ve acımasız korsanların hüküm sürdüğü yıllara götürüyor bizleri. Sinemada yeni bir çığır açan Kaptan Jack Sparrow ve tayfası eğlenceli korsan kimlikleriyle hitap ettiler izleyenlere, fakat artık "korsan"ın kelime anlamını öğrenmenin vakti geldi. Black Sails işte tam da bunu yapmayı hedefleyen bir dizi.

Dizinin yapımcısı, Transformers serisinin yönetmeni olarak tanıdığımız Michael Bay. Dizinin arkasında böylesine sağlam bir isim ve Starz kanalı olunca insan ister istemez kaliteli bir şeyler bekliyor ve bana kalırsa bu beklenti layıkıyla karşılanıyor. En azından ben sevdim diziyi ve ilk sezonun tüm bölümleri yayınlanmışken bir çırpıda izleyip bitirdim.

Bölümlerin süreleri bir saate çok yakın ve dolu dolu sekiz bölüm izliyoruz. İlk dört bölümün temposunun yavaşlığından şikayet etse de ekşi'ci dostlar ve diğer başka sitelerde okuduğum yorumların sahipleri, bence öyle değil. Olması gerektiği gibi başladı dizi. Yavaş tempodan hızlı tempoya geçiş kademeli gerçekleşti. Bu da senaristlerin tecrübeli olduğunu gösterir. Karakterler o kadar güzel tanıtıldı ki, sanki dört sezondur Black Sails izliyormuşum gibi hissettim.

Konuya gelecek olursam eğer, kısaca, korsanlara eski itibarlarını kazandıran bir yapım Black Sails, bunu izlediğinizde siz de fark edeceksiniz. Karayip Korsanları'nı hepimiz seviyoruz, fantastik unsurlar da olunca seride çok daha çekici bir hale geliyor çünkü. Şimdi işin gerçek boyutuna, İskoçyazar Robert Louis Setevenson'ın ünlü romanı Define Adası'nın yirmi yıl kadar öncesini anlatan o devre konuk olma vakti.

Evet, Dr. Jekyll ve Mr.Hyde gibi kült olmuş bir bilimkurgu romanının da sahibi olan Setevenson bu. Zaten en bilinen kitapları da bu ikisi. Define Adası'nda definenin sahibi, etrafına korku salan karizmatik kaptan Flint'i izleme fırsatı buluyoruz dizide. Sadece Flint değil üstelik, Joh Silver, Billy Bones, Charles Vane gibi kitabın diğer önemli karakterleri de bir bir selamlıyorlar bizi. Yirmi yıl sonra olacaklar kitapta mevcut olsa da, biz tüm bunların başlangıcına gidiyoruz ve kitapta geçen senaryodan yıllar öncesini izliyoruz. Hem belki dizi devam ettikçe Define Adası'ndaki olaylara dek izleme fırsatı buluruz. Güzel de olur. Bunun için beklemememiz gerekiyor ama. Şimdi mevcut senaryonun tadını çıkarmak gerekir.

Bir yandan denize açılan korsanlar eşliğinde bilindik korsan savaşlarına tanıklık ediyor, bir yandan da olayların geçtiği yer olan suç kenti Nassau'daki taht kavgalarını seyrediyor olmak son derece keyifli. Bu şehir korsanlarla, katillerle, fahişelerle, kölelerle ve daha bir çok değişik insanla dolu bir yer.

Şimdi biraz da karakterlerden bahsedeyim.



Kaptan Flint: Toby Stephens'ın canlandırdığı, dönemin güçlü simalarından biri. Karizmatik simasının altında korkutucu bir kimliğe sahip. Altın Çağ olarak anılan dönemde Korsan gemisi Walrus'un kaptanıdır. Flint'i izlediğim her sahneden gözümde Game of Thrones'dan tanıdığımız Sör Jorah Mormont'un canlanması da ayrı bir olay tabii. Çok benziyorlar.

John Silver: Otoritelere karşı bir karakter Silver. Fırsatçı ve zeki. Yolu Kaptan Flint'le kesiştikten sonra hayatı bir daha eskisi gibi olmayacak.

Kaptan Charles Vane: Dizide Flint'den daha karizmatik biri varsa o Vane'dir. Ve yine güç dengesinde Flint'e karşı gelebilecek cesarette olan sayılı kişilerdendir. Kaptanlık konusunda bir şöhrete sahiptir. Diğer ilgi alanları ise para kazanmak ve kadınlar. Vane'in olduğu her sahnede de Spartacus'ün yenilmez gladyatörü Gannicus aklıma geliyor. Bir benzerlik söz konusu.

Eleanor Guthrie: Korsanlarla yakın ilişkiler içerisinde olan Eleanor, kendisine babasından kalan karaborsacılık mesleğini devam ettiriyor. Güzel bir kadın oluşu da onu sık sık tehlikeye düşürüyor. Nassau'da sözü geçen bir kadın.

Billy Bones: Flint'in tayfasında genç ve yakışıklı bir korsan. Flint'e yakınlığı onun birçok olayda başrol oynamasını sağlıyor. Sadık biri olarak görünse de, her an ne yapacağı belli olmayan türden biri.

Gates: Flint'in gemisi Walrus'ta ikinci adam konumunda olan Gates, sinsi bir kimliğe sahip. Çıkarları için yapmayacağı şey yok bu gözü kara korsanın.

Bay Scott: Eleanor'un sağ kolu konumundaki Scott, eskiden Richard Guthrie'nin kölelerinden biriydi. Aileye son derece sadık biri ve Nassau'da işleri yoluna koymak için çabalıyor.

Rackham: Kaptan Vane'in gemisi Ranger'in ikinci adamı. Deli dolu ve kurnaz biri Rackham, her taşın altından çıkıyor fakat her zaman bir şekilde yırtıyor, şanslı bir korsan. Revolution dizisindeki Miles Matheson karakteri canlanıyor zihnimde Rackham'ı izlerken, bu ikisini de benzetiyorum.

Anne Bonny: Rackham'ın sevgilisi konumundaki Bonny, güzel olmasının yanı sıra dizideki en karizmatik kadın karakter. Soğuk ve delici bakışlarını, psikopat kimliği tamamlıyor. Umarım dizideki rolü daha da fazlalaşır da doya doya izleriz.

Max: Abarttığımı sanacaksınız ama yine güzel bir kadın. Hatta dizideki en güzel kadın. Nassau'da bir fahişe Max ve Eleanor'a ilgi duyuyor. Zeki bir karakter ve çıkarları söz konusu olduğunda asla taviz vermez.

Korsanlara sempati duyanlara önerimdir.

Vikings (2.Sezon İlk 4 Bölüm)

Vikings'in ilk sezonu yayınlandığında blog yoktu henüz ve ben de Kayıp Rıhtım forumunda bir şeyler söylemiştim. Merak edenler için link. (bakınız: Denaro Forbin)

İkinci sezon başlayalı tam dört hafta oldu ve ben henüz yorum yapmadım bu bölümler hakkında. Her bölümden sonra yazacağım diyorum, sonra vazgeçiyor ve bir bölüm daha izlemeye karar veriyorum. Bunun tek sebebi ise, gelecek bölümde senaryonun iyileşebileceğine dair umudum. Fakat bu umut, yayınlanan her bölümden sonra sönüyor.

İlk sezonla ilgili yorumlarımda da belirttiği üzere, senaryo dizinin başlangıcından itibaren zayıf. Oyunculuklarda bir sıkıntı yok, hiçbiri sırıtmıyor. Prodüksiyon desen, bir belgesel kalanı olan History Channel için gayet ideal, düşük bütçeyle dönemin ruhunu çok iyi yansıtıyorlar. Odaklanılan konu da çok ilgi çekici zaten, kim istemez ki Vikingler hakkında bir şeyler öğrenmeyi? Ama işte bir tek sıkıntısı var dizinin; senaryo, senaryo, senaryo...

Aynı oyuncuları ve konuyu HBO ya da Starz gibi kanallara versek, yüksek bütçeler eşliğinde harikalar yaratırlar, bu bir kesin, ama History'den bu kadar oluyor sanırım. Belki de artık kabullenmek gerek. Ama üzülüyorum yahu, potansiyeli olan ve bu haliyle bile büyük hayran kitlesine sahip bir dizi Vikings. Çok daha iyi bir konumda olabilecekken, vasat diyebileceğimiz bir düzeyde olması üzücü. Gönül isterdi ki senaristleri Game of Thrones'un, Spartacus'ün seviyesinde olsun ve ağız tadıyla kusursuz bir yapım izleyelim.

Senaryo neden kötü ona değineyim şimdi biraz da.

Bir anda zaman atlamaları izleyiciyi kandırmaktan başka bir şey değil. Bu hatayı ilk sezonda olduğu gibi ikinci sezonda da tekrarladılar. Ne oldu? Dört yıl geçti ama hiçbir oyuncuda değişiklik yok. İlk sezondaki zaman sıçrayışlarını da katarsak, dizinin anlatmaya başladığı yıldan itibaren bir hayli zaman geçti yani. Hal böyleyken çevrede ve karakterlerde bir farklılık söz konusu değil.

İngiltere'ye çıkarma yap, bir sürü adam ölsün, sonra geri dön. Sonra bir daha çıkarma yap, yine bir sürü adamın ölsün ve geri dön. Sonra bir daha... Evet, Vikings'in senaryosu tam olarak budur. Gerçekten de budur. Daha fazlasını beklemeyeceğim bundan sonra ve bu şekilde çerezlik niyetine izlemeye devam edeceğim, ilerleyen bölümlerde senaryo genişleyecek mi merak ediyorum zira.

Ama tüm bunlara rağmen, Game of Thrones'u beklediğimiz şu günlerde Vikings izlemek keyif veriyor.

22 Mart 2014 Cumartesi

Dexter (4.Sezon)

Spoiler dolu bir analiz olduğunu belirteyim. Ve yazı üç ay önce yazılmıştır.

3.sezonun durgunluğundan sonra 4.sezon ilaç gibi geldi desem yeridir herhalde. Daha ilk bölümde Dexter'ın kaza yapması bu sezonun iyi olacağının habercisi gibiydi. Dexter Morgan'ın en şanssız dizi karakterlerinden birisi olduğunu da bu sezonun sonunda daha iyi anlamış oldum. İstisnasız her bölümde başına gelen aksaklıklardan dolayı çekmediği kalmadı Dexter'ın.

2.sezondan hatırladığımız Frank Lundy'nin emekli olduğunu ve yıllardır aranan bir katili bulmak amacıyla Miami'ye geri döndüğünü öğreniyoruz. 2.sezonun sonunda Debra'yla ilişkilerini yarıda kesip işine dönmüştü Lundy ve onun geri dönmesi de en çok Debra'yı etkiledi tabii ki. Anton'la yeni bir ilişkiye başlayan Debra, Lundy'nin geri dönmesine karşı koyamayarak tekrar Lundy'nin kucağına atar kendini. Ve bunu Anton'a açıkladığında ise Lundy'le yeni bir ilişkiye yelken açmış olurlar. Artık Debra için her şey daha güzeldir. Olması gerektiği gibidir. Bir problem yoktur. (mu acaba?)

Debra ve Lundy bir silahlı komploya kurban giderler. Lundy'nin ölümünü an ben an seyreden Debra ağır yaralanır. Bu durum Debra'yı derinden etkiler. Lundy'nin katilini bulmak için hırslanır.

Bu olay haricinde, Lundy'nin yıllardır peşinde olduğu "Üçlemeci Katil" olarak adlandırılan kişi üzerine kurulu 4.sezon. Bölümler ilerledikçe Üçlemeci'yi Dexter'ın masasında görme isteğimiz hat safhaya ulaşıyor. Dexter Üçlemeci'yle yakın arkadaş olup avına sinsi sinsi yaklaşadursun, izleyiciler olarak bizim de heyecanımız her yeni bölümde gittikçe artıyor. Neyse ki sezon finalinde olay noktalandı da biz de derin nefes almış olduk. Şunu da eklemek gerek: Dexter ilk defa bir masumu öldürüyor bu sezonda. Tabii ki yanlışlıkla olur ama bu durum Dexter'ı etkiler çünkü Harry'nin kurallarının dışına çıkmıştır.

Dexter'ın öldürmek için en çok uğraş verdiği kişi Üçlemeci kod adlı Arthur Mitchell'dir aynı zamanda. Kendisini Kyle Butler olarak tanıtarak giriyor Üçlemeci'nin hayatına ve sezon finaline çok az bir süre kala da Dexter'ın gerçek kimliği açığa çıkıyor. Arthur'la Dexter'ın karşı karşıya geldiği "Hello, Dexter Morgan" adlı sezon finalinden bir önceki bölüm, sezon finalinin ne kadar dolu dolu geçeceğinin özetiydi bir nevi.

Öyle de oldu. Sezon finalinde beklediğimiz birkaç şeyin olması dışında, beklemediğimiz başka bir şey daha oldu. Bittikten sonra uzun bir süre etkisinden çıkamayıp ekrana aval aval bakmamızı sağlayacak türden bir şey hem de.


Rita ölüyor, evet. Hem de Dexter'ın uzun bir süre Üçlemeci'nin peşinde gezip onu öldürdükten sonra normal hayatına dönebileceğini düşündüğü anda. Bir de ne görelim, küvetteki Rita'nın cansız bedeni. Peki kim öldürmüş? Dexter'ın gerçek kimliğini ortaya çıkaran Üçlemeci.

Yıkılır Dexter. Harrison'ı kucağına alıp gözlerinin dolduğu sahne eminim birçok Dexter izleyicisinin de gözlerinin dolmasına sebebiyet vermiştir. Ayrıca Harrison'ın yerde kan gölünün ortasında oturup ağladığı sahne de bizlere Dexter'ın küçüklüğünü hatırlatması açısından son derece önemliydi.

Son olarak birkaç şey daha söylemek gerek.

Miami Metro'da Dexter'ın ekip arkadaşı olarak tanıdığımız Quinn'in sevgilisi Christine adlı kadının, Üçlemeci'nin kızı olduğu gerçeği izleyicileri tamamıyla ters köşeye yatırmıştır. Ayrıca Lundy'nin ölümüne sebep veren silahlı saldırıyı gerçekleştiren kişi de bu kadındır. Quinn için de son derece beklenmedik olan bu olay sezonun ilginç yanlarından biriydi. Christine'nin hapse girmemek için initiharı göze aldığını da hatırlatmakta yarar var. Amacı babası Arthur Mitchell'i korumaktı ama başarılı olamadı.

Bir diğer ilginç nokta ise Maria Laguerta ve Angel Batista'nın evlenmeleri. Sevgili olarak devam etmeleri taktirde aynı çalışma ortamında bulunamayacaklarının kendilerine izah edilmesi sonucunda evlenmeye karar verdiler, hatta bu olay çok hızlı bir şekilde cereyan etti ve şahit olarak da Dexter'ı uygun gördüler. Angel'in, Dexter'ı apar topar iş yerine çağırışı ve Dex'in verdiği tepki ise görülmeye değerdi.

Masuka ise gene diziye renk katmaya devam ediyor. Özellikle Debra'yla atışma sahneleri ayrı bir güzel.

Böylelikle diziyi yarılamış oldum. Önümde 4 sezon daha var, bu sevindirici. Bundan sonraki sezonları merak etme katsayım ise bir hayli artmış durumda.

4.sezon gözümde 2.sezonu da geride bıraktı ve şu anlık sezon sıralamam şöyle:

4 - 2 - 1 - 3

19 Mart 2014 Çarşamba

True Detective (Genel Yorum)



Kalan dört bölümü de izleyip True Detective'in ilk sezonuna noktayı koydum.

İlk dört bölüme oranla tempo biraz daha fazlaydı. Dördüncü bölümün o efsane tek çekim finalinden sonra zaten çıtayı bir hayli yükseğe koymuşlardı, ondan sonra yayınlanan bölümlerde de beklentileri karşıladılar. Hatta dizi beşinci bölümle birlikte farklı bir boyut kazandı. 1995 yılından bir anda 2002 yılına atlayıverdik, bir yandan da hala 2012'deki sorgulama sahneleri devam ediyordu. Ne oluyor yahu, iyice kafamız karıştı, derken, senaristler bombaları birere birer patlattılar ve sezon finaline dek bizleri gerilim yüklü bölümlerle baş başa bıraktılar.

Her bölümde en az onlarca ipucu verildi izleyiciye ve bizler de günlerce teoriler ürettik ve kafa patlattık fakat bu detayların hemen hiçbirisi sonuca etki etmedi, bu da haliyle beklentilerin fos çıkmasına neden oldu. Ha bu diziyi kötü mü yapar? Kocaman bir hayır. Detaylar dizinin güzelliklerinden birisi ve ne kadar dolu bir senaryo olduğunun kanıtı.

Senaryo demişken, kusursuz bir kurgu izledik, burada bir sıkıntı yok ama şöyle de bir gerçek var ki böyle bir final çoğu kişi tarafından beklenmiyordu. Kendilerine ait bir ritüele göre kurbanlar veren katiller topluluğunun sadece tetikçisi, yani en alt basamaktaki adamı yakalandı, büyük bir tarikat bu ve yaptıkları yanlarına kar kaldı, bizim iki kafadar dedektifimiz bizden bu kadar dedi ve çekildi.

Değinmek istediğim nokta şu, henüz bitmedi bu olay, daha geride onlarca belki de yüzlerce kişi var adalete teslim edilmeyi bekleyen. Senaristler yeni dedektiflerle birlikte bu konuyu devam ettirebilirler ama düşük ihtimal tabii ve ben de böyle bir şey istemem. Çok güzel bir final oldu. Felsefik bir şekilde bitti dizi, efsane olarak adlandırabiliriz rahatlıkla.

Son olarak Marty ve Rust hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Yine. Marty'nin kafa yapısında televizyon ve sinema tarihinde birçok karakter gördük fakat Rust'ın kafasına sahip karakter sayısı yok denecek kadar az. Onun kadar cool ve karizmatik olmak çok zor bir iş. Bundan sonra yayınlanacak olan tüm diziler için bir sıkıntı bu. Bryan Cranston'ın, Walter White (Heisenberg) ile, Michael C. Hall'ün Dexter'la yaptığını Matthew McConaughey de Rust'la yaptı ve ben dahil milyonlarca izleyicinin zihninde kalıcı olarak yer edeceğini garanti altına aldı. Özleyeceğim Marty ve Rust'ı.



Daha yazacak çok şey var aslında ama nasıl ve nereden başlayacağımı bilemez haldeyim. Böylesi kusursuz bir yapımı televizyon ekranlarında görmeyeli (dizilerin başlangıç tarihlerini göz önüne alarak söylüyorum bunu) bir hayli zaman olmuştu. HBO dizi dünyasının babasıdır ve kült dizilerin yüzde sekseni bu kanaldan çıkmıştır. Zaten dizi listem HBO yapımlarıyla doluydu, şu dakikadan itibaren HBO'nun kuruluşuna dek araştırma ve öğrenme isteğiyle doldum. Senaristlerini ayrı, yapımcılarını ayrı, dizilerinde oynayan oyuncuları ayrı tebrik etmek gerek. Dört dörtlük kanal.

Son olarak ikinci sezonda bizleri bambaşka bir senaryo ve karakterler karşılayacak olsa da, merakla bekliyorum.

Çok fazla iyiydin be True Detective.