27 Haziran 2013 Perşembe

Coraline - Neil Gaiman

Çok sevdiğim bir yazar, Neil Gaiman'la devam edelim. Aralık ayında yazmış olduğum incelemeyi Kayıp Rıhtım üzerinden okumak isterseniz eğer buraya tıklamanız yeterli olacaktır.



“Peri masalları gerçekten de ötedir; yalnızca bize ejderhaların var olduğunu söyledikleri için değil, bize ejderhaları yenmenin mümkün olduğunu söyledikleri için.”
– G.K.Chesterton
 “On yıldan fazla bir zaman önce bir çocuk kitabı yazmaya başladım. Bunu beş yaşındaki kızım Holly için yapıyordum. Kitabın baş kahramanının bir kız çocuk olmasını ve hikayenin de değişik ve ilginç bir şekilde tüyler ürpertici olmasını istedim.
… İnsanlar kitabı okumaya başladığında öğrendim ki, çocuklara macera yaşatan, yetişkinlere kabuslar gördüren bir hikayeymiş bu. Coraline, şimdiye kadar yazığım en tuhaf, zamanımı en çok alan kitap ve en fazla gurur duyduklarımdan biri…” –Neil Gaiman

Hayal gücünü elinden geldiğince verimli bir şekilde kullanan Gaiman, her türden okuyucu için aranan kan niteliğindedir. “Gaiman ne yazsa okurum,” diyen ve yazarı ‘edebiyat dünyasının rock starı’ ilan eden hayranları var oldukça, Gaiman’ın sırtı kolay kolay yere gelmez.

Çizgi roman okuyup da Neil Gaiman’ı tanımamak olmaz. Çizgi roman severlerin gönlünde taht kurmuş bir yazardır o, onlara özeldir. Adını en çok Sandman serisiyle duyurmuş olsa da, farklı edebiyat türlerinde de başyapıtlara imza atmış bir yazardır kendisi. Ve belki de içlerinde en sevileni; çocuk olsun, yetişkin olsun, herkesin beğenisini kazanmış olan, “Coraline.”

Aslında bu şirin kitap hakkında söylenecek çok fazla şey var. Ben de elimden geldiğince derleyip toparlamaya çalıştım.

Bazı kapılar vardır, beni aç der içten içe fakat tehlikelidir de.

Coraline, Gaiman’ın 5 yaşındaki kızı için kaleme aldığı sevimli bir öyküdür. Çocukların başucu kitaplarından biraz farklıdır ama. Ürkütücüdür çünkü. Bunu daha sonra fark edecektir Gaiman. Fakat yazmaya başladığında tek düşüncesi kızının bu öyküyü beğenip beğenmeyeceği idi. Üzerinde en çok çalıştığı ve vakit ayırdığı kitap unvanını da kazanmıştır aynı zamanda.

“Yüzlerce sayfalık kitaplar yazan bir yazar için ufacık bir öykü ne kadar zaman alabilir ki?” diyenler olmuştur elbette ve olacaktır da. Aslında bunun cevabı çok basittir. Çocukları memnun etmek zordur. Eh, hem bir baba, hem de bir yazar olarak bunu Neil Gaiman çok daha iyi bilir, değil mi?

Coraline, yani gösterişten uzak, küçük bir kız çocuğunun tipik özelliklerini barındıran, çocuklar için kaleme alınmış bir öykünün gotik ve asabi karakteri. Karakterimizin adı –buraya dikkat- Coraline’dir, Caroline değil. Kitabı okurken bu hayati bilgiyi unutmamanız gerekir, zira diliniz sürçer de “Caroline” diye telaffuz ederseniz “Coraline” çok kızar, benden söylemesi!

Aslında öyle şımarık ve yaramaz bir çocuk değildir Coraline, ki bunu sizin de fark edeceğinizi umuyorum. Gayet de zekidir. Yalnız tek bir sorunu vardır. Yeni taşınmış oldukları bu şatovari evde canı çok sıkılmaktadır, arkadaşı yoktur ve en önemlisi de anne ve babasının kendisiyle yeterince ilgilenmemesidir. Anne ve babası ilgilenmemelerine gerekçe olarak, çok yoğun olduklarını belirtirler. Çok değil, sadece biraz ilgi beklemektedir Coraline, ama ne yazık ki aradığı ve hak ettiği ilgiyi bulamaz.

Ebeveynleri oldukça yoğundur –en azından kendileri böyle söylemektedir- ve Coraline’e ayıracak vakitlerinin bulunmadığını belirtirler. Ona oyuncaklarıyla oynamalarını, evin içinde bulunan kapı ve pencereleri saymalarını vb. kendi başına vakit geçirebileceği uğraşları seçenek olarak sıralarlar. İşte Coraline de tam olarak bu durumdan nefret eder ve her fırsatta anne ve babasının çok sıkıcı olduğunu söyler. Evlerinin üst katında pos bıyıklı, tabiri caizse çatlak bir adam, alt katta ise Bayan Spink ve Bayan Forcible oturmaktadır. Öykünün ilerleyen bölümlerinde zaman zaman karşımıza çıkacaktır bu enteresan kişilikler.

Sıradan bir günde yine aradığı ilgiyi bulamayan Coraline, babasının söylemiş olduğu şeyi yapıp, evin içinde bulunan kapı ve pencereleri sayarken, evin bir odasında duvara sabit bir şekilde ufacık bir kapı görür. Ve bu kapının kendi evleriyle aynı boyutlarda, paralel bir evrene açıldığını fark eder. Orada da anne ve babasını bulur fakat oradaki anne ve babası gerçek anne ve babasından biraz farklıdır. Gözlerinde düğme bulunmaktadır ve bu durum Coraline’i bir hayli şaşırtır. Fakat bu yeni evindeki anne ve babası Coraline’le ilgilenmeye oldukça meyillidirler. Kendini farklı bir boyutta, bambaşka bir evrende bulan Coraline, şaşkınlıkla karışık bir şekilde neler olduğunu anlamaya, daha doğrusu çözmeye çalışır lakin pek de başarılı olduğu söylenemez.

Bu evdeki her şey bir tünelden geçerek gelmiş olduğu “gerçek” evinden oldukça farklıdır. Konuşan oyuncakların bulunduğu, odasının rengarenk olduğu, yemeklerin ve daha birçok unsurun abartılı derecede ilginç bir halde karşımıza çıktığı masalsı bir atmosfer diyebiliriz bu yer için.

“Gaiman sizi gerçekliğin içinden yavaşça alır ve hangisinin gerçek olduğunu sorgulamadan kabullendiğiniz dünyanın tepesinden bırakır ve siz beyaz tavşanın ardından kuyuya düşen Alice gibi sürüklenirken, orada terk ediverir sizi.”

Diğer anne ve diğer babası Coraline’e burada kalmasını, kendisiyle her daim ilgileneceklerini ve gerçek anne/babasının kendisini sevmediğini söylerler. Coraline bu teklif karşısında ne yapacağını şaşırır ve “gerçek” evine geri döner. Fakat bu durum birkaç kez daha tekrarlanır. Bir karar vermek zorundadır Coraline. Burada, gözlerinde düğme olan anne ve babasıyla kalmak mı, yoksa geldiği kapıdan girip sıkıcı hayatıyla tekrar yüzleşmek mi? Ama henüz bilmediği bir durum söz konusudur. Bu evde kalmaya karar verdiği takdirde kendi gözlerine de düğme dikilmek zorundadır.

Neil Gaiman burada anne ve babanın ‘gerçek’ önemine değinerek, okuyucunun kendine bir soru sormasını sağlıyor. “Peki ben Coraline’in yerinde olsam ne yapardım?” Şahsen ben bu soruyu kendime yöneltenlerdenim.

Coraline’in karşılaştığı ve cevap vermek zorunda olduğu bu soru bir hayli zor olsa da, hangi şıkkı seçmiş olduğunu tahmin edebiliyorsunuzdur az çok. Her ne kadar sıkıcı bir hayatla başa çıkmak zorunda olsa da, sonuçta gerçek anne ve babasıdır onlar ve paralel evrende karşılaştığı ‘diğer’ anne ve babasından daha iyi bir görünümdedirler. Ürkütücü değildirler. Gözleri olması gerektiği gibidir.

Kitap hakkında söylenebilecekler aşağı yukarı bu kadar. Fazla detaya girerek okuma zevkinizi baltalamak istemedim açıkçası. Eğer bu yazıyı okuduktan sonra içinizde kitabı okuma isteği oluştuysa, oluşan boşluğu kitabı okuyarak detaylı bir şekilde doldurabilirsiniz.

Son olarak şunu söyleyeyim, kitap ülkemizde ilk olarak 2003 yılında ODTÜ Yayınları tarafından -olması gerektiği gibi- “Coraline” adıyla basılmıştı. Fakat 2009 yılında sinemaya uyarlandıktan sonra yayın haklarını satın alan İthaki, Coraline’i, Niran Elçi çevirisiyle “Koralin ve Gizli Dünya” şeklinde bastı ve bence büyük bir hataya imza attı. Kitabın orijinal adını değiştirmek, hele hele kitabın baş kahramanının –üstelik Coraline’in bu duruma çok kızdığını bildikleri halde- adını “Koralin” diye çevirmek çok da hoş bir durum olmasa gerek. Ve bunu İthaki’nin yapmış olması da bir hayli ilginç.


Evet, film demişken, Neil Gaiman’ın aynı adlı romanından uyarlanan, Henry Selick’in senaryolaştırdığı ve yönettiği, stop-motion teknolojisiyle sinemaya aktarılan “Coraline”den bahsetmek lazım biraz da. Filmde bambaşka bir dünya yaratılmış, hem senaryo, hem de atmosfer açısından. Coraline asla bir çocuk filmi değil, hatta birçok olgun insanın bile anlamakta zorluk çekeceği diyaloglara sahip. Film genel anlamda Gaiman’ın yarattığı etkiyi beyaz perdeye taşımayı başarıyor. Çocuklar için bir rüya, yetişkinler içinse adeta bir kabus niteliğinde.

Filmin/animasyonun işçiliğine indiğimizde ise karşımıza şunlar çıkıyor;

El yapımı 150 set oluşturulmuş, 250 kukla ve oyuncak kullanılmış. Rengârenk fantastik bir bahçe için plastikler, fiber optikler, kablolar, tüpler, kozmetik süngerler, teller, pinpon topları, bambaşka işlevlerle kullanılmış. Bu bahçedeki bahar çiçekleri için 250 bin adet patlamış mısır tanesi, içi kırmızıya dışı pembeye boyanarak 70 ağacın üzerine yapıştırılmış. Coraline’in evi için 70 marangoz çalışmış. Coraline ve diğer karakterler için 200 bin mimik, bu mimikler için de 1000 adet farklı kalıp çalışılmış. 550 adet fare de el yapımı ve farelerin tüm detayları tam dört ay sürmüş.

Film hakkındaki bu şaşırtıcı bilgilerden sonra yazımı Neil Gaiman’ın güzel bir sözü ile bitirmek istiyorum.

“Yine de, sevgiyle, en kibirli ruh bile kırılabilir.”

21 Haziran 2013 Cuma

Hayalet Kitap - Doğu Yücel

Blog açma fikri ne zamandır aklımdaydı fakat başımda sürekli "aç, aç!" diyen biri olduğundan, çok sonra açacak idiysem bile bunu daha erken bir tarihe almak zorunda kaldım. E açtım, bu sefer de "yaz, yaz!" diye tutturdu aynı şahıs (o kendisini biliyor). Artık başlamam gerektiğini düşünerekten ilk yazımı paylaşıyorum. Ha şunu da belirtmekte yarar var. Edebiyat ağırlıklı bir blog olacak sanıyorum. Biraz sinema ve dizi dünyası. Çok az da müzik.

Kayıp Rıhtım'da yayımlanan Hayalet Kitap hakkındaki inceleme yazımla başlamış olayım. İncelemeyi Kayıp Rıhtım üzerinden okumak isteyenler buraya tıklayabilirler.



“Hayalet Kitap” daha ilk sayfadan sizi içine çekecek, buna hiç kuşkunuz olmasın. Yücel’in ustalıkla kurmuş olduğu cümlelerde, okuyucuyu vurucu özelliği mevcut adeta. Okuduktan sonra buna siz de tanık olacaksınız.
İlk olarak Stüdyo İmge Yayınevi’nden çıkan “Hayalet Kitap”, basımının 10. yılına özel gözden geçirilmiş yeni baskısıyla Doğan Kitap’tan raflardaki yerini tekrar almıştı hatırlayacağınız üzere.

Uzun bir zamandır okumak istediğim yazarlar listesindeydi Doğu Yücel. Hayalet Kitap’ı özellikle merak ediyordum. Okul filminin de senaryosunun bu kitaptan ve Doğu Yücel’in kaleminden çıktığını bilmek, beni daha çok bu kitabı okumaya itti diyebilirim.

Hayalet Kitap daha ilk sayfadan sizi içine çekecek, buna hiç kuşkunuz olmasın. Yücel’in ustalıkla kurmuş olduğu cümlelerde, okuyucuyu vurucu özelliği mevcut adeta. Okuduktan sonra buna siz de tanık olacaksınız.

İki ana karakterimiz var; Gökalp ve Güldem. Kitap ilk olarak Gökalp’in bölümüyle başlıyor. Güldem’e duyduğu aşkı daha ilk sayfadan empoze ediyor okuyucularına Yücel. Okuyucunun kitaba bağlı kalmasının da en büyük nedeni bu olsa gerek. Gökalp’in Güldem’e duyduğu aşk. Karşılıksız aşk. Aşklar zaten hep karşılıksız değil midir? Ah neyse konunun dışına sapmayalım. Nerede kalmıştık? Evet Gökalp sevdiği kız için ta İstanbul’dan kalkıp İzmir’e gelerek gece yarısı adeta bir suikastçı gibi Güldem’in oturduğu apartmanın, sadece Güldem’in ailesine ait olan bir posta kutusuna hediye/mektup koyacak ve ardından aynı yolu gerisingeri gidecek kadar gözü kara ve sırılsıklam aşık tabirine uyabilecek bir kişiliktir.

Bu olay tek bir sefere mahsus da değildir üstelik. Gökalp bunu sürekli yapıyor. Bundan pişmanlık duymuyor ve mutlu oluyor. ‘Kim sevdiği kıza/erkeğe hediye verirken mutlu olmaz ki?’ diye bir soru sorabiliriz burada kendimize. Hediye/mektup bırakacağı gün Güldem’e mesaj atarak haber veriyor. Fakat 27 Nisan 1998’i 28 Nisan’a bağlayan gece Güldem’e haber vermeden çıkmıştır yola, İzmir’e gelmiştir yine. Mavi Vosvos’uyla birlikte Güldem’in ikamet ettiği adrese giderek posta kutusuna bir şey bırakacaktır. Bu sefer ki bir hediye veya normal bir mektup değildir. Bu sefer ki bir veda mektubudur. Bu sefer ki, bir intihar mektubudur.

Derler ya “Her intihar mektubu bir aşk mektubudur,” diye. Aslında “Her intihar mektubu bir aşk romanıdır,” aynı zamanda.

Bakış açımız Güldem’e geçiyor bu sefer. Alarmı her zamanki gibi 7.50’ye kurmuştur Güldem. Yine normal, sıradan bir gündür onun için. -En azından kendisi öyle düşünmektedir.- Kahvaltısını yaptıktan sonra üniversiteye gitmek için otobüs durağına gidecektir. Gökalp’in mesaj atıp posta kutusuna bir şey bıraktığını belirtmediği günler haricinde önce babası, sonra kardeşi Mert, en son da kendisi çıkıyordur evden. Gökalp’in mesaj attığı günlerde ise ilk kendisi çıkıyor evden ve posta kutusuna bırakılan şeyi kimse görmeden alıyor. Ha unutmadan, Güldem annesini öpmeden asla evden çıkmaz. Annesini öpmeden çıktığı günlerin uğursuzluğuna inanır.

Betimlemeler ve yazarın anlatımından da anlaşılacağı üzere Güldem’in çok güzel bir kız olduğunu anlayabiliyoruz.

Buraya kadar ki bölüm bir nevi kitabın girişi niteliğinde. Asıl olaylar zinciri ise Gökalp’in intihar mektubundan tam bir sene sonra yani 27 Nisan 1999′da başlıyor.

Bu tarihten sonra kitap farklı bir boyut kazanıyor. Yücel’in durmak bilmeyen tempo ile süslediği bu gerçek karışımı kurguyu daha çok hissetmeye başlıyoruz içimizde. Hikâyede kendimizle alakalı bir noktayı keşfederek ve daha çok merak ederek, hem bir an önce bitirip kitabın sonunda neler olacağını öğrenmek, hem de hiç bitmemesini isteyerek okumaya devam ediyoruz.

Güldem roman okumayı seven bir karakter ve okuduklarına kendini bazen çok kaptırabiliyor. “Çocukluğundan beri bu böyleydi, dünyadan kaçıp kitapların dünyasına ışınlanmayı çok iyi becerirdi.” diyor Yücel, Güldem için.

“Masallarda aşka yer yokmuş artık. Âşık olan her Kurşun Asker kırılır, her King Kong ölürmüş. Aşkın bulaştığı her masal mutsuz bitermiş.”

 Posta kutusunda bir kağıt daha bulur Güldem. Gizemli bir kağıt. Kimin koyduğunu henüz bilmiyor. Ve başka bir gün başka bir kağıtla/öyküyle daha karşılaşır Güldem. Bu sefer merakına yenik düşmemeye karar verir ve kağıdı posta kutusunda alarak okula gider ve derste okumaya başlar.

Okuduğu öykünün son cümlesi:

Modenya ise mezarında salak bir gülümseme ile uyuyormuş. En azından birileri hayalet bir kitapta da olsa masalımı okudu diye.

Kitabın içinde Gökalp’in yazmış olduğu öyküler de birbirinden muhteşem şaheserler aslında. Doğu Yücel tam bir usta yazma konusunda. Gerçekten çok etkileyici, bunu kitabın sonunda bir kez daha anlıyoruz. Her sayfası sizi kitaba daha çok bağlıyor ve şaşırtıyor. Kitabın içinde farklı öyküler okumak da ayrı bir zevk tabii.

Güldem’in şimdiki sevgilisi Ersin’in üzerine çay dökülür ve Ersin son zamanlardaki garip tavırlarını da göz önünde bulundurarak Güldem’i suçlar. Ceyda’nın, tüm erkeklerin gözdesi olan iri göğüsleri sönmeye başlar ve Ceyda da bu olayın sorumlusu olarak Güldem’i görür. Ve daha birçok olay (gerisini okuyarak öğrenebilirsiniz) yaşanır ve hepsinde de Güldem kurban olarak seçilir, Güldem suçlanır. Fakat bilmedikleri bir şey vardır, Gökalp’in hayaleti iş başındadır.

Güldem, Gökalp’in mektubundan tam bir sene sonra gelişen bu garip olayları anlamaya çalışır bir yandan, diğer yandansa Ersin’den uzaklaşır ve en ufak bir şeyde dahi Gökalp aklına gelmeye başlar. Peki ama posta kutusuna kağıtları/öyküleri koyan kimdir? Bu, Gökalp’in hayaletinden başkası değildir.

Güldem bu hikâyeleri defalarca okur ve Gökalp’in hayatta olduğu zamandan kalma hikayelerle karşılaştırarak bir fark aramaya başlar. Gökalp bu hikâyelerle Güldem’e bir mesaj vermek istiyor olabilir. Ve Güldem birkaç karşılaştırmadan sonra sırlı kelimeleri bulur. ‘Hayal’ ‘E.T.’ Evet, şifre bulunmuştur artık, Hayalet! Gökalp’in hayaleti.

“Derler ki yokuş çıkmayı eğimi yüzünden değil, üstündeki hatıraların ağırlığı yüzünden sevmez insanlar, ama bunu bilmezler.”

 Kitabın son bölümünde bir sürprizle karşılaşacağınızı belirtmek isterim.

Karakter tasvirleri çok detaylı bir şekilde analiz edilmiş, açık ve sade bir dil kullanmış Yücel. Okuyucuyu hiçbir sayfasında bunaltmayan, çok akıcı bir kitap Hayalet Kitap. İlgi çekici konusu ve sürükleyiciliği ile birçok okurun gözde kitabı olmayı hak edecek denli başarılı.

Siz bu incelemeyi okurken ben ‘Okul’ filmini tekrar izlemiş, kendimi bu dünyadan soyutlamış ve Doğu Yücel’in bir başka romanı Varolmayanlar’ın sayfaları arasında kaybolmuş olacağım.