9 Nisan 2014 Çarşamba

Neverwhere



1996 yılında BBC tarafından, İngiliz yazar Neil Gaiman'ın kitabından uyarlanan bir mini dizi "Neverwhere". Fakat uyarlanma aşaması biraz karışık. Şöyle ki, Neil Gaiman aslında bir dizi senaryosu kaleme alıyordu BBC için, fakat senaryo olması gerekenden biraz fazla olunca Gaiman yazdıklarını bir romana dönüştürmekte karar kıldı. Bu sayede de hem kitap hem de altı bölümlük fantastik bir mini dizi ortaya çıktı.

Hikayemizin ana kahramanlarından biri Richard Mayhew adlı bir Londra sakini. Diğer ana kahramanımız ise "Aşağı Londra"da yaşayan genç bir kız: Door. Bu iki karakterin yollarının kesişmesi sonucu, fantastik bir yolculuk başlıyor.

Richard Mayhew, bir gün sevgilisiyle birlikte kaldırımda yürürken, yolda kanlar içinde yatan bir kız görür ve ardından durarak kıza yardım etmeyi amaçlar. Fakat bir davete yetişmeleri gerektiğinden, sevgilisinin yoğun baskılarına maruz kalır. Bir an önce kızı bırakmasını ve acele etmeleri gerektiğini söyleyen sevgilisini hiçe sayarak kızı kucağına alır Richard ve eve geri döner.

Door, Londra'nın altındaki Aşağı Londra'dan geldiğini, birilerinin peşinde olduğunu ve amaçlarınınsa kendisini öldürmek olduğunu söyler. İşte bu andan sonra da hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır; hem Richard'ın hem de Door'un hayatında.

Richard ve Door haricinde de yine bizleri  izlemesi keyifli karakterler karşılıyor. Mr. Croup, Mr. Vandemaar, Marquis De Carabas, Hunter ve Islington bunlardan yalnızca bir kaçı.

Richard yardım ettiği bu kızın başına neler getirebileceğinden habersizdir ilk zamanlarda fakat Door kesinlikle normal biri değildir. Hem Yukarı Londra ve Aşağı Londra da nedir? Door tam olarak kimdir ve nereden gelmiştir? En önemlisi de söylediği şeyler gerçek midir? Fantastik şeylerden hoşlanıyorsanız eğer, Neverwhere'ü izleyerek bu soruların cevaplarını elde edebilirsiniz.

Yalnız şunu söylemek zorundayım: Newerhere kaliteli bir prodüksiyona sahip değil. Bunda 1996 yapımı bir dizi olmasını bir mazaret olarak kabul edemeyiz zira o yıllarda dahi çok daha kaliteli diziler mevcuttu. Bu yüzden gerek kamera kullanımı, gerek mekanlar, gerekse bazı karakterlerin kötü performansı sonucu, bu dallarda sınıfta kalıyor dizi. Ama senaryonun merak uyandırıcı olması, dizinin kendini izletmesine yeterli bir sebep. Veya işin içinde Neil Gaiman adı olduğu için görmezden gelebiliriz.


Son olarak dizide Islington adlı bir meleği canlandıran aktörün Peter Capaldi olduğunu söyleyeyim. Doctor Who hayranları yeni sezon başlamadan önce bu diziyi izleyerek Capaldi'nin oyunculuğu hakkında bir fikir edinebilirler sanıyorum. Ancak belirtmeliyim ki Islington üçüncü bölümün sonunda diziye giriş yapıyor. Bunun haricinde, Door adlı kızı canlandıran kadın ise Breaking Bad'in beşinci sezonunda Lydia'ya hayat veren Laura Fraser'dan başkası değil. İlk öğrendiğimde ben de şaşırmıştım ne yalan söyleyeyim, bu sayede gençliğini de görmüş olduk.

Yaklaşık otuzar dakikadan oluşan altı bölümlük bu fantastik diziyi izleyerek eğlenceli vakit geçirebilirsiniz.

Neil Gaiman severlere önerilir. İyi seyirler.

Hayvanlılar Şehri - Lauren Beukes


Bir yılı aşkın bir süredir okumak istediğim bir kitaptı "Hayvanlılar Şehri". Sonunda okuyabildim. Şimdi birkaç şey söylemek gerek hakkında.

Zinzi'nin görevi kayıp eşyaları bulmak. Yerel kütüphane, süpermarket ve araba camları gibi yerlere reklamını yapıştırıyor ve herhangi bir şeyini kaybetmiş müşteriler ise Zinzi'ye ulaşarak yardım istiyor. Zinzi, kaybolan şeyleri bulup sahiplerine iade ettikten sonra, emeğinin karşılığı olarak belirli miktarda para alıyor ve bu şekilde geçimini sağlıyor.

Yanında bir de tembelhayvan bulunuyor. Bu hayvan Zinzi'ye ait. İşlemiş olduğu cinayetin bedelini hayvanlanarak ödüyor. Yani Zinzi bir "Hayvanlı Kız".

Yine bir gün, kayıp bir eşyayı, Bayan Luditsky'nin yüzüğünü bulmaya çalışıyor. Buluyor da. Fakat yüzüğü sahibine götürdüğü esnada, yüzüğün sahibiyle arasındaki bağ kopuyor. Bayan Luditsky'nin ölmesi sonucu yüzük Zinzi'de kalıyor.

Tam o sırada, kalabalığın arasında Malta Kanişi adlı kişiden Zinzi'ye, bir insanı bulması teklif ediliyor. Zinzi'nin en hoşlanmadığı şey ise, kayıp bir insanı bulmak. Borçları bulunan Zinzi'ye acilen para lazımdır ve gelişen birkaç olay sonucu mecburiyet dahilinde bu teklifi kabul eden "Hayvanlı Kız" için tehlike çanları çalmaya başlayacaktır.

İtiraf etmeliyim ki, kitabın son sayfasını da kapadığımda yüzümdeki hayal kırıklığı görülmeye değerdi. 10 üzerinden 6 vermeyi düşündüğüm kitabın, son 50 sayfaya girdiğimde biraz hareketlenmesi sonucu puanımı 7'ye çıkardım. Bu bile yetmedi, kitap beklentimin çok altında kaldı. Ben daha "anlaşılır" bir hikaye bekliyordum mesela, içerik ise "karman çorman".

Hele hikayeye hiçbir katkısı bulunmayan birkaç bölüm var ki, es geçmek mümkün değil. İlk bakışta güzel düşünülmüş bir detay gibi gelse de, kitabın sonuna ulaştığınızda o bölümler anlamını yitiriyor. Ya kitap 700-800 sayfa civarında olmalı ve öykünün geçtiği dünya daha detaylı bir şekilde okura sunulmalıydı, ya da o tip gereksiz eklemeler yapılmamalıydı. Neyden bahsettiğimi de bir örnekle açıklayayım hemen: Mesela hapishanedeki "hayvanlılar"ın duygu ve düşüncelerinin olduğu bölüm. Çok ince bir detay ve oldukça da hoş, fakat bunun hikayeye ne gibi etkisi var işte onu çözebilmiş değilim.

Yazar kadın, yarattığı baş karakter de kadın, hikayenin geçtiği yer olarak da Afrika kıtasını seçmiş olması gizi özellikler biraz ilgi çekici gösterebiliyor kitabı. Hem Zinzi'yi çok sevdim mesela ben. Ağzı bozuk bir keş, muhteşem bir karakter, tembelhayvanı da öyle. Ama işte bir sorun var, bu kitap "tam olmamış". Az pişmiş yani. Yazım tarzı da çok iyi Lauren Beukes'un fakat keşke hikayeyi biraz daha olgunlaştırdıktan sonra kaleme alsaymış.

Ha unutmadan, kitap 2011 Arthur C. Clarke Ödülü'nün sahibi. Bilimkurgu değil de, şehir fantazyası türüne daha yakın olduğuna birçok yerde değinilmiş zaten. Bu yüzden bu ödülü, kitabı okuduktan sonra garipsedim.

Bunun yanı sıra, 2010'da da BSFA En İyi Kapak Görseli Ödülü'nü kazanmış bulunmakta. Son derece haklı bir ödül olduğunu belirtmem gerek. Gerçekten hoş bir kapak tasarımı var kitabın. Sevgili İthaki'ye de teşekkür etmek gerek, bu güzel kapağı bozmadan kitabı dilimize kazandırdıkları için.

Özet olarak: Okuduğuma pişman değilim, sadece biraz beklentimin altında kaldı, o kadar.

Zaman Makinesi - H.G. Wells


Aralık, 2012'de yazılmıştır.

Zaman Makinesi kısa sayılabilecek bir kitap olsa da, bitirmem biraz uzun sürdü.

Kitaba başlamadan önce anlatım şeklinin nasıl olduğu hakkında bir fikrim dahi yoktu. Okumaya başladığımda birinci tekil şahıs kullanımına biraz şaşırmıştım çünkü beklemediğim bir şeydi. Olaylar Zaman Gezgini'nin gözünden anlatılıyordu ve okudukça benimseme oranım da doğru orantılı bir şekilde artış gösterdi. Birinci tekil şahsa olan ön yargımın Joseph Delaney'le kırıldığını belirtmiştim birkaç yerde ve bu yüzden Wells'i okumam ve anlamam zor olmadı.

Fakat her ne kadar birinci tekil şahıs kullanılmış olsa da, üslubu biraz farklı Wells'in, bunu fark ettim. Zamanda yolculuk günümüzde klişe sayılabilecek bir bilimkurgu konusu olsa da, Zaman Makinesi'nin yazıldığı dönemde bu durum söz konusu değildi. Wells'in felsefik ve derin cümleleri oldukça etkileyici ve gerçekçi.

Baştan sona kadar kitapta bir gizem havası hakim. Kitabı bitirdiğimde birkaç dakika kendime gelemedim ve bu benim için nadir rastlanan bir duygu. Zaman Makinesi hakkında söylenebilecek birçok şey var aslında. Ben de kısaca fikirlerimi belirteyim dedim. Filmi de varmış, bunu yeni öğrendim. En kısa sürede izlemeye çalışacağım. (hala izlemedi)

Ayrıca harika bir final yazmış Wells. Zaman Gezgini nereye gitti ağbi? Çok merak ediyorum ya!

Biz - Yevgeni Zamyatin


Not: Okuduğum kitaplar hakkında, bitirdikten sonra ama az ama çok, genelde bir şeyler söylemeye çalışırım. Biz'i okuduğum zaman henüz Kara Dörtleme olarak adlandırılan kitapların tamamını okumamıştım, bu yüzden bir seneye yakın bir süre önce yazdığım bu yazıyı aynen buraya koyduğum için, geçen süre zarfında diğerlerini de okuduğumu belirtmek isterim. (Bakınız: Bin Dokuz Yüz Seksen Dört) Diğer kitaplar hakkındaki yazıları da yakında ekleyeceğim.

Fark ettiğim bir başka şey ise, çok sevdiğim bu kitap hakkında ufacık bir yazı yazıp, yüzeysel değinmem oldu. Daha müsait bir zamanda Biz hakkında ve diğer distopya kitapları da kapsayan bir dosya hazırlamayı düşünüyorum. O zaman daha detaylı değinmeyi umuyorum, şimdilik bu yazı burada dursun.

Mayıs, 2013'te yazılmıştır.

Distopya denince Türkiye'de ilk akla gelen kitaplar; Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, Cesur Yeni Dünya, Fahrenheit 451, Hayvan Çiftliği vs. Peki tüm bu kitaplar henüz yazılmamışken, türün ilk örneği, Distopya'nın atası niteliğindeki Biz neden geri planda kalıyor? Mantıklı bir açıklama yapabilmek mümkün değil.

Kara Dörtleme olarak tabir ettiğimiz listeden bir tek Fahrenheit 451'i okumuştum ve geçenlerde Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'e de start vermek üzereydim ki, neden en başta türün ilk örneği Biz'i okumadım diye sordum kendime. Sonra bıraktım elimden Bin Dokuz Yüz Seksen Dört'ü ve gittim Biz'i aldım. Bin Dokuz Seksen Dört ve Cesur Yeni Dünya'yı Biz'i okuduktan sonra okumaya karar verdim. Bu sayede Biz'den sonra yazılmış olan bu romanların aralarında ne gibi benzerlikler olduğunu daha iyi kavrama şansını yakalayacaktım.

Nitekim okudum Biz'i. Ne de güzel düşünmüşüm! Kara Dörtleme'nin kalan iki kitabını da ilerleyen günlerde okumak niyetindeyim. Ama önce Biz hakkında bir şeyler söyleyelim.

Biz, şahsım adına bugüne dek okuduğum tüm kitaplar içerisinde rahat ilk beşimi zorlayacak denli etkileyici. Hiç beklemiyordum aslında bu denli sarsıcı bir eser.

Birey olmayı unutmuş, sistemin kölesi olmuş insanlar. İsimleri dahi yok. Numaralarla adlandırılıyorlar.

Ve biz de D-503 adlı karakterin ağzından öğreniyoruz tüm yaşananları. Aynı zamanda Entegral adındaki bir projenin de 'denek'i konumundadır D-503, amaç diğer gezegenlerdeki canlıları da Tek Devlet egemenliği altına almak.

Betimlenen dünyadaki her şeyin saydam oluşu bana çok garip geldi açıkçası ve korkunç! İnsanların en doğal haklarından biri olan seks bile izinle yapılıyor. Gidip bir süreliğine perdeleri kapama belgesi alıyorsun. Bir başka deyişle seks yapma belgesi. Ne kadar ilginç değil mi?

Numaralı her bir kişinin genel adı ise "Biz". Bazı şeylerin farkına varıp uyanan D-503'ün BİZ'likten çıkarak BEN olma yolculuğu. Çalkantılı aşk yaşamını da günlüklerinde gözler önüne seriyor D-503. Kendi içinde yaşadığı çatışmalar çok güzel yansıtılmış.

Kısaca harikulade bir eser Biz. Okumayanlar daha fazla zaman kaybetmesinler bence. Ve önerim orjinal çeviriden yani İthaki'den okumanız yönünde. Gerçekten çok iyiydi çeviri. Emek harcanmış. Numaralar da kalın puntoyla yazılmış gibi gibi. Bu kitabın Türkiye'de daha çok bilinmesi açısından Can Yayınları'ndan çıkmış olmasını isterdim elbette. Çok satsın, çok okunsun isterdim.

Ve evet, bol bol altı çizilesi cümleler mevcuttu kitabın içerisinde. İşte onlardan yalnızca üçü;

"İnsanı suçtan arındırmanın tek yolu onu özgürlükten arındırmaktır."

"Bilgi de neymiş! Bilgi dediğin sizin korkaklığınızdır. Doğru olan nedir ki? Siz sonsuzluğu bir duvarla sınırlamaya çalışıyorsunuz. Evet! Gözleriniz kapalı olarak bakınız. Evet!"

"İnsan son sayfasına kadar ne olacağı bilinmeyen bir roman gibidir. Başka türlü olsaydı okunmaya değmezdi..."

5 Nisan 2014 Cumartesi

OZ İlk 2 Sezon

Yazı ilk iki sezon hakkında bir dolu spoiler içerir.

Uzun zamandır OZ ve The Wire'ı izlemek istiyordum, OZ'a başladım. Elli altı bölümden oluşan dizinin sekizer bölümlük ilk iki sezonu bitirdim hatta, üçüncü sezona geçerken de bir şeyler söylemek istedim.

Geçenlerde bir yerde okumuştum "The Wire'a giden yol OZ'dan geçer" yazıyordu. OZ bittikten sonra hemen The Wire'a başlayacağım ve böylelikle bu iki efsane diziyi peş peşe izlemenin keyfini yaşayacağım.

İlk bölümü gayet iyiydi. Prison Break''de gördüğümüz o hapishane ortamının daha sert bir versiyonu OZ. Ama sakın Prison Break'le karşılaştırmak gibi bir hataya düşmeyin. Prison Break hapishaneden kaçışı anlatır, OZ ise hapishanenin ta kendisini. Hapishane içerisinde yaratılmış bir efsane diyebiliriz sanırım.

Diziye başlamadan önce de epey bir araştırma yapmıştım hakkında. Sert bir dizi bekliyordum ve beklediğim gibi de çıktı açıkçası. Hem de daha ilk bölümden. Senarist Dino Ortolani gibi efsane olabilecek bir karakteri ilk bölümde öldürerek bizlere OZ gerçeği hakkında bir ön gösterim sunuyor adeta. Bunun bir fragman olduğunu ve bundan sonrası için kendimizi hazırlamamız gerektiği sonucunu çıkarmamız gerekiyor.

OZ bir hapishane ve dizide geçen olayların ana mekanı da hapishanenin "Em City" adlı bölümü. Çok nadir de olsa, zaman zaman diğer bölümleri de görüyoruz fakat hiçbiri Em City kadar çekici değil.

OZ karakter odaklı bir dizi değil. Sağlam karakterler bir bir ölüyor fakat bu hiçbir problem teşkil etmiyor. Çünkü ölen karakterin yeri anında bir başkasıyla dolduruluyor ve bu döngü bu şekilde işleyip gidiyor. Tabii OZ'a yeni gelenler kendilerine bir grup bulmazlarsa hayatlarına devam etmeleri mucizelere kalıyor. Yeni gelen karakter ya güçlü bir imaj yayıp kendini korumalı, ya da kendisinden istenen her şeyi yaparak günün sonunda ölmediğine şükretmeli.

Tobias Beecher adlı karakter bu anlamda mükemmel bir örnek. Bir anlık dalgınlıkla ufak bir kız çocuğuna çarpıyor ve kendini OZ'da buluyor. Üstelik kendisi bir avukat, evli ve çocukları da var. OZ'a geldikten sonra hayatı bir daha asla eskisi gibi olmayacaktır Beecher'ın. Bir karakter evrimine hep birlikte tanık oluyoruz bu şekilde. İlk zamanlarda çok güçsüz, itilip kakılan bir karakter iken, artık bu duruma daha fazla tahammül edemeyeceğine karar verip kendini korumaya başlar. Üstelik, bunu başarır da.

En dikkat çekici karakterlerden birisi de hiç kuşkusuz Augustus Hill. Dizinin yoğun temposunda Hill'in konuşmaları bir nebze de olsa nefes aldırıyor izleyiciye. Hayatı sorgulatıyor ve OZ'da yaşanan olaylardan kendimize bir pay çıkarmamız gerektiğini anlıyoruz. Dahiyane bir fikir bu, takdir edilesi.

Önce Dino Ortolani sonra Jefferson Keane derken sevdiğim karakterlerin birer birer ölümlerini izlemek beni çok üzmüştü diziye yeni başladığım zamanlarda, ama sonra fark ettim ki OZ'un efsane olmasının tek sebebi de bu aslında. Adamlar "bu çok sağlam karakter, seveni fazla, öldürmeyelim" diye düşünmemişler, sırası gelen gidiyor. Bu yönüyle diğer tüm dizilerden ayrılıyor OZ. Çünkü ne olacağı belli değil. Herkes birbirinin ayağını kaydırmakla meşgul. Hiç kimse güvenilir değil.

Kareem Said gibi bir karizmatik karakter daha yoktur herhalde. Sadece müslümanların değil, sezon finalinde tüm Em City'nin saygı duyduğu bir karakter olup çıkıyor. Yine ikinci sezonda da yardıma ihtiyacı olan herkese dil, din, ırk tanımadan yardım etmesi, sezon finalinde ise  tahliye kararını reddetmesiyle de gönüllerde taht kurmuştur. Benim de ilk iki sezon itibarıyla en saygı duyduğum karakterdir kendisi.

İlk sezonda özellikle uyuşturucu ticaretini çok iyi anlatmışlar. Bir hapishanede yaşanabilecek her şey son derece gerçekçi bir şekilde izleyiciye aktarılıyor. Cinayet, tecavüz, uyuşturucu kaçakçılığı, homo erkekler ve daha bir çok unsur. Hatta idamı da ekleyebiliriz bunlara. Yaşanan onca şeye ek olarak idam kararının da uygulanması işleri daha da vahimleştirmiş durumda.

Ryan O'Reily çok sinsi ve iki yüzlü bir karakter. Fakat OZ gibi bir yerdeyseniz eğer, bu özelliklere ihtiyacınız var demektir, bu yönden baktığımızda O'Reily'nin çok zeki bir karakter olduğunu söylemek mümkün. Aynı zaman da güçlü de, bu şekilde tehlikelerden uzak kalabiliyor. Kanser olması ve kardeşinin de hapishaneye düşmesi onu çok da fazla etkilemiyor. Veya etkilendiği halde bunu dışa yansıtmamaya, hayatta kalmak için güçlü olmaya devam ediyor. Aynı zamanda gerçek hayatta kardeşi olan Cyril O'Reily'e olan sevgisini görmek, onu korumak için her şeyi göze almasına tanıklık etmek güzel anlar yaşatıyor izleyiciye.

İlk sezonun finalindeki isyanın ardından ikinci sezonda hapishane eski işleyişine geri dönüyor ve mahkumlar bir nevi başarısız oluyorlar. İsyan sırasından ölen mahkumlar ve gardiyanlar için soruşturmalar başlıyor, herkes tek tek sorgulanıyor ve kısa süre sonra Em City tekrar o bilindik havaya bürünüyor. İsyanın biraz daha uzun sürmesi ve yönetimin mahkumlarda olması daha mı iyi olurdu acaba diye düşündüm bir an için fakat OZ'un senaristlerine güvendiğim için, içim rahat bir şekilde izlemeye devam ettim.

Birer saatlik bölümler öylesine güzel akıp geçiyor ki, tek bir an dahi sıkılmıyorsunuz izlerken. Sahneyi bir karakter terk ettiğinde en az onun kadar sağlam bir karakter o boşluğu dolduruyor ve bu şekilde sahneler bir biri ardınca kayıp geçiyor.

Dino Ortolani, Jefferson Keane, Grove, Nino ve Scott Ross gibi daha bir sürü karakteri ilerleyen sezonlarda göremeyeceğiz fakat yeni katılan karakterle boşlukları dolacaktır elbette.

Son söz olarak da şunu söylemek istiyorum:  1997 yılında televizyona adım atmış olan böyle bir efsaneyi izlediğim için kendimi şu an çok şanslı hissediyorum. İzlemeyenler adına da üzülüyorum. İzleyip de sevmeyenler adına daha çok üzülüyorum.

2 Nisan 2014 Çarşamba

The Walking Dead 4.Sezon Finali



The Walking Dead iki gün önce, dördüncü sezonunun on altıncı bölümüyle izleyicilerine veda etti ve böylelikle yeni sezon için altı ayık bekleme süreci de başlamış oldu.

Birinci ve ikinci sezon finallerinden sonra üçüncü sezon finali çok durgun gerçekleşmişti ve bu yüzden dördüncü sezona merak unsurunu taşıyamamışlardı. Dördüncü sezon finaliyle ise ilk ikisine benzer bir şekilde, heyecanın ve gerilimin hat safhada olduğu bir sezon finali izledik. Adeta haftaya yeni bölüm gelecekmiş gibi bitirdiler ve bizi aylar sürecek zorlu bir bekleyiş süresiyle baş başa bıraktılar. Neyse, en azından birkaç gün sonra Game of Thrones başlıyor.

Game of Thrones demişken, The Walking Dead'in kurgusunu da ben biraz Game of Thrones'a benzetiyorum açıkçası. Ne alaka derseniz eğer, iki dizi de çok ağır işliyor, detaylar üzerinde çok fazla duruluyor ve karakterler çok derin bir şekilde işleniyor, bir bölümde geçilebilecek şeyler üzerinde en az beş-altı bölüm duruluyor. Çizgi romanların da fazlalığını düşünürsek eğer, böyle olması son derece doğal. Çünkü senaryo sıkıntısı yok ve oyuncular açısından bir sıkıntı olmadığı sürece, bi beş sezon daha çekmeyi düşünüyorlardır herhalde.

Durgun geçen bölümlerin ardından sezon finali ilaç gibi geldi. Hatta sezon finalinden önceki bölüm de çok iyiydi. Glenn ve Maggie'nin duygusal kavuşmaları ve nihayet Terminus'a ulaşılması sezon finali açısından önemli gelişmelerdi.



Diziyi takip eden hemen herkese Terminus'un bir tuzak olabileceği düşüncesi hakimdi. Öyle de oldu. Hala tam olarak anlayamasak da Terminus'daki insanların amacını, "tuzak" tahminlerimiz netlik kazandı. Rick ve tayfası silahsız bir şekilde esir düştü. Neyse ki henüz Tyreese ve Carol Terminus'a ulaşmadı ve tahminlerime göre de bu ikisi sayesinde Rickler bir şekilde kurtulacaklar oradan. Tabii kurtulma esnasında grubumuz kayıp veya kayıplar da verebilir. Garanti olan bir şey var ki, beşinci sezon açılışı epey kanlı olacak.

Karakter analizini iyi yapan bir dizi The Walking Dead ve bu sayede de dramasal yönü güçlü. Sezon finalinde de yine flashbackler'le bize Rick'in değişimini anlattılar. Kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan Rick'in, Carl için her şeyi göze alabileceğini gösterdiler. Joe'nun şah damarını tek hamlede ısırarak kopardığı sahne de dizinin unutulmazları arasına girecektir şüphesiz. Ve yine sezon finalindeki önemli sahnelerden biri de, Rick'in, Daryl'e, "Sen benim kardeşimsin," dediği sahnedir hiç şüphesiz. Çok iyiydi ikisi arasındaki diyaloglar.



Daryl ve Beth'in birkaç bölümlük ilişkisini izlemek çok güzeldi fakat Beth bir anda kayıplara karıştı, nerede olduğunu merak etmiyor değilim. Daryl demişken, dördüncü sezon da bitti ama Daryl karizmasından hiçbir şey kaybetmedi. Sadece bu dizi içerisinde değil, televizyon tarihinin en karizmatik karakterlerinden birisidir zannımca.

Şimdi beşinci sezonu bekleyebiliriz, evet.

Çırılçıplak Aşk - Aret Vartanyan



Tavsiyelerine güvendiği kişinin önerdiği bir kitabı okuyanlara, 10 puan! (Okuma Şenliği Bahar 2014)

Kişisel gelişim kitaplarıyla ülkemizde çok satan yazarlar arasında Aret Vartanyan. Kendisine duyduğum ilginin sebebi Cem Adrian ve okuyanpenguen'dir. Aret'in, Cem'i çok sevdiğini ve özellikle son kitabında Cem Adrian ve bazı şarkılarının isimlerinin geçtiğinden haberdardım, bu sebeple kendisini daha yakından tanımak adına kitaplarını okumak istemiştim.

Daha fazla gecikmemek adına, yazarın son kitabı Çırılçıplak Aşk'ı, okuyanpenguen'in önerisiyle okudum. Çok fazla kişisel gelişim kitabı okuduğum söylenemez, bu yüzden Aret Vartanyan'ın diğerlerinden farkı nedir sorusuna cevap verebileceğimi zannetmiyorum. Ama en azından okurken sıkılmadım. Sohbet havasında yazılmış bir kitaptı ve güzel bir sohbet oldu açıkçası.

Aret Vartanyan okurlarıyla konuştuğunu hayal ederek yazmış ve bence güzel bir düşünce. Okumaya devam edeceğim birkaç kısımda, "Şimdi bırak kitabı, biraz ara ver, başka bir şeylerle uğraş," dediğinde sözünü dinledim ne yalan söyleyeyim. Hoş bir deneyim oldu böylesi.

Biraz da anlatılan şeylere değineyim.

Kitabın tamamı aşk olgusu üzerine kurulu. Tek bir konu üzerine bu kadar çok sayfa yazmayı herkes başaramaz, bu bir gerçek. Birkaç yerde kendini tekrar ettiği oldu tabii ve birkaç yerde de önceki söyledikleriyle çelişti. Bunlar haricinde pek bir sıkıntı göremedim ben. Güzel şeyler öğrendim aşk ve ilişkiler hakkında, yani kitabın yararı dokundu bana. Ve bolca altı çizilesi cümle mevcuttu. Geçmiş ve anılara takıntılı biri olarak burada yalnızca birini paylaşacağım:

"Geçmiş su yüzüne çıkıyor, hiç hatırlanmak istenmeyenler hatırlanıyor. Onlar bizimle, bizim parçamız."

Değinmediğim bir şey kalmış. Kitapta aşk temalı dört adet öykü de vardı. Suyun Dibinde Bir Nefes, Bir Şey Eksik, Boş Odalar ve Büyümek İstemiyorum adlı öykülerle Vartanyan öykücü kimliğini de ön plana çıkarmış.

Son olarak yazarın dilini ve en önemlisi de dünyaya bakış açısını sevdim. Umut dolu bir insan, okurlarına da umut saçıyor. Çırılçıplak Aşk'tan önce yayınlanmış olan diğer dört kitabını da okumak istiyorum Aret Vartanyan'ın. Umarım sıra gelir.