2 Mart 2014 Pazar

Aile Sırları (August: Osage County - 2013)


Yönetmen: John Wells
Senaryo: Tracy Letts
Yapım: ABD, Hollada
Tür: Dram, Komedi
Süre: 121 dakika
IMDb Puanı: 7.4
Oyuncular: Meryl Streep, Julia Roberts, Benedict Cumberbatch, Ewan McGregor, Abigail Breslin
Oscar Adaylıkları: En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu

Film ilk olarak kadrosuyla dikkatleri üzerine çekmeyi başarıyor. Kelimenin tam anlamıyla yıldızlar geçidi. İşbu sebeple filmi henüz izlemeden dahi oyunculukların iyi olacağını tahmin edebiliyoruz, izlediğimizdeyse tahminimizde yanılmadığımızı anlıyoruz ve bu da bizi sevindiriyor haliyle.

Meryl Streep'in En İyi Kadın Oyuncu, Julia Roberts'ın ise En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu Ödülü Oscar'ına adaylıkları bulunuyor. Cate Blanchett karşısında Streep'in bu sene işi biraz zor gibi gözükse de, Akademi'nin ne yapacağı belli olmaz Streep çıkarsa o zarftan hiç şaşırmam, ama gönlüm Blanchett'ten yana. Julia Roberts da ödülü hak ediyor, ama Lupita Nyong'o'nun alması garanti gibi.

Sherlock dizisinden tanıdığımız Benedict Cumberbatch'i de izliyoruz filmde. Rolü az olmasına rağmen, iyiydi. Annesi tarafından hor görülen bir adamı güzel kotarmış. Bunlar haricinde Ewan McGregor ve Abigail Breslin'de kadroda boy gösteren diğer isimler.

Gelelim konuya.

Weston ailesinin tüm üyeleri bir araya gelirler ve ağustos ayında tatillerini geçirmek üzere Oklahoma'daki bir eve giderler. İlk andan itibaren bir karmaşa hakimdir ve ağız tadıyla bir tatil geçiremeyecekleri aşikardır. İntihar eden baba, ilaç bağımlısı anne ve onun kızları hikayenin başrolündedirler.

Anne Violet'ın, Barbara başta olmak üzere kızlarıyla arası iyi değildir ve sürekli tartışmaktadırlar. Babalarının ölümünün ardından yiyilen cenaze yemeğinde içler çığırından çıkacak ve Weston ailesinin geleceği tamamen değişikliğe uğrayacaktır. Finalde ise bazı aile sırlarının ortaya çıkması sonucu, aile arasındaki bağlar kopma noktasına gelecektir.

Aile Sırları, tipik bir aile draması. İzlerken sıkılmadığım.

Dram filmi severlere önerilir.

Mavi Yasemin (Blue Jasmine - 2013)


Yönetmen: Woody Allen
Senaryo: Woody Allen
Yapım: ABD
Tür: Dram, Komedi
Süre: 98 dakika
IMDb Puanı: 7.4
Oyuncular: Cate Blanchett, Alec Baldwin, Peter Sarsgaard, Charlie Tahan, Sally Hawkins
Oscar Adaylıkları: En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Özgün Senaryo

Woody Allen'ın son filmi "Blue Jasmine", New Yorklu çekici, gösterişli ve zengin bir kadın olan Jasmine'in hayatına odaklanıyor.

Film, Cate Blanchett'in kelimenin tam anlamıyla Blue Jasmine kılığına girmesi sonucu, 2013'ün en iyi yapımları arasına kendine yer buluyor. Aslında ben tam olarak böyle düşünmüyorum, evet Blachett'i izlemek son derece keyifliydi lakin film de bir o kadar sıkıcıydı.

Allen'ın yazıp yönettiği filmde Jasmine karakteri uyuşturucu ve antidepresan bağımlısıdır. New York'ta, milyarder kocası Hal ile birlikte son derece lüks bir hayat sürerken, iflas etmenin eşiği gelir ve soluğu San Francisco'daki üvey kız kardeşi Ginger'ın yanında alır.

Amacı burada kendisine yeni ve daha güzel bir hayat kurmaktır. Kolay yoldan hızlı bir şekilde para kazanmak için birkaç yol dener, bunlardan biri de moda tasarımcılığıdır. Ginger'ın da kocasıyla başı derttedir ve işler ikisi açısından da gün geçtikçe kötüye gider.

Dediğim gibi, izlerken sıkıldım, bence zayıf bir film. Fakat yine de Blanchett'in oyunculuğunu görmek için izleyebilirsiniz. Hatta bana kalırsa kesinlikle görmelisiniz. Ayrıca Alec Baldwin'i izleme fırsatı da buluyoruz filmde.

En İyi Kadın Oyuncu Ödülü kesinlikle Blanchett'in. Fakat En İyi Özgün Senaryo dalında Woody Allen'ın işi bir hayli zor, zira o ödül Spike Jonze'lu Her'ün.

İzlemek isteyenlere iyi seyirler.

Aşk (Her - 2013)



Yönetmen: Spike Jonze
Senaryo: Spike Jonze
Yapım: ABD
Tür: Bilimkurgu, Dram, Romantik
Süre: 126 dakika
IMDb Puanı: 8.3
Oyuncular: Joaquin Phoenix, Amy Adams, Rooney Mara, Scarlett Johansson
Oscar Adaylıkları: En İyi Fim, En İyi Özgün Senaryo, En İyi Yapım Tasarımı, En İyi Müzik, En İyi Şarkı

Her, benim en sevdiğim filmler sıralamamın en başlarında yer alan bir Spike Jonze başyapıtı. 2013'ün en iyi filmi olmasının yanı sıra, son yılların da en iyi filmlerinde biri olduğunu düşünüyorum. Gerçekten çok sevdiğim bir film oldu Her ve hakkında kısaca yazıp geçersem ayıp etmiş olacağımı düşünüp, detaylı bir kritik hazırlamaya karar verdim. Hatta film bilimkurgu olduğundan, Kayıp Rıhtım portalımızı da süslemiş bulunmakta. Kritiği Rıhtım üzerinden okumak isteyenleri şuraya alayım. Blog üzerinden okumak isteyenlerinse farelerini aşağı doğru kaydırmaları yeterli.



“Bazen insanları izliyorum ve onları hissetmeye çalışıyorum. Yanımdan geçip giden herhangi birisinin ötesinde, ne denli aşık olduklarını hayal ediyorum. Kalplerinin ne kadar çok kırılmış olabileceğini.” -Theodore.
İlginç Sinema Anlayışı ve Ülkemizin Sektörel Bilinçsizliği 

Genellikle video klipler ve kısa filmler çeken Spike Jonze, 1999′da “Being John Malkovich” adlı ilk uzun metrajlı filmiyle 3 dalda Oscar’a aday gösterilmiş ve bir anda dikkatleri üzerine çekmişti. Ardından tekrar eski işine dönüp kısa filmlerle haşır neşir olmaya devam eden Jonze, ara sıra yine uzun metraj film çekiyordu. 2002 yılında “Adaptation” ile 4 dalda Oscar’a aday olup 1′ini almış ve ardından 2009 yılında “Where the Wild Things Are” ile bir Altın Küre adaylığı elde etmişti.

Asıl işi “kısa film” olan ve zaman zaman uzun metraja göz kırpan bir sinemacının, günün birinde “Her” gibi bir filme imza atacağını ve bu filmle kitleleri sarsacağını kim tahmin edebilirdi ki? Sanırım hiç kimse. Ama net olarak bir şey söyleyebiliriz: Spike Jonze ilginç bir sinema anlayışına sahip olduğu kadar, yetenekli de. İşini seven ve iyi yapanlardan.

Spike Jonze hakkında söylenecekler aşağı yukarı bu kadar, şimdi Her’e göz atalım biraz da.

Öncelikle filmin ülkemizde “Aşk” adıyla vizyona girdiğini belirteyim fakat ben yazının geri kalanında Her kelimesini kullanacağım.

Filmin Türkiye genelinde 16 kopyayla, üstelik 14 Şubat gibi bir tarihte sinemaseverlerle buluştuğundan bahsetmiyorum bile. Pardon “sinemaseverler” de yanlış bir tabir oldu sanırım, “sulu aşk filmi severler” demem gerekiyordu. Ve son olarak filmi o tarihte vizyona sokan, daha filmin konusunu kavrayamamış olan zihniyete ne demeli peki? Sinemaseverlere inat, sektörel bilinçsizlik devam ediyor…

Oscar Ödül Töreni’ne dek adaylık alan filmleri izlemeyi düşündüğüm için biraz aceleci davranıp filmi internet üzerinden izledim. Hoş, sinemada izlemek isteseydim bile ya İstanbul’a ya da Ankara’ya gitmem gerekiyormuş. Sadece iki ilimizde gösterime girmiş olduğu gerçeğini de -ki bu yüzden iki haftada filmi izleyen toplam kişi sayısı 10.974- sizlere üzülerek belirtmek durumundayım. Bu yüzden, bu yazıyı İstanbul ve Ankara dışından okuyacak olanlar, internete mahkumlar. Türkiye’de sinemadan anlamayan adamlar bu işi yapıyorsa bizim suçumuz ne? Elbette suçsuzuz. Gönül rahatlığıyla “Kaptan” Jack Sparrow’un izinden gidip bir “korsan” olabiliriz biz de. Tamam, kötü espriydi.

Geçmişten Kopamayış ve Tezatlık

Theodore Twombly, kısa bir süre önce karısından ayrılmış, depresyonda olan, hayata bakış açısı değişen, yalnız, üzgün bir adam rolünde çıkıyor karşımıza. Teknoloji almış başını yürümüş, bu yüzden Theodore’un yaptığı iş de öyle pek para kazandıran cinsten değil. Mektup yazarlığı yapıyor, yani başkalarının mektuplarını yazıyor. Yalnız, mutsuz ve duygusal oluşunun da etkisiyle kelimenin tam anlamıyla döktürüyor mektuplarında. Çok iyi şeyler yazabiliyor. Kısaca işinde oldukça başarılı bir adam.

Film yakın bir gelecekte geçiyor, yılını bilmiyoruz fakat çok da uzak bir gelecek olmadığını anlayabiliyoruz az çok. Mektup yazarlığı günümüzde dahi tükenmekte olan bir şey, filmde ise can çekişmekte. Spike Jonze bir gelecek portresi sunsa da, geçmişin izlerini taşıyor beyazperdeye.

Filmde kullanılan kıyafetler 70′li, 80′li yılları aratmayacak cinsten. Göbek hizasına kadar çekilen pantolonlar, renkli gömlekler ve daha fazlası. Theodore’un kırmızı, sarı, pempe gömlekleri filmin atmosferini güçlendiriyor. Sadece gömlekler de değil üstelik, filmin arka planı da aynı şekilde renkli.

Geleceğe inat geçmişin hatırlatılması ve mutsuzluğun renkleri siyah ve griye inat kırmızı, turuncu, sarı, pembe… Bu yönleriyle baktığımızda filme inanılmaz bir tezatlık hakim. Jonze, müthiş bir arka plan yaratmış. Görüntü ve Sanat Yönetmenliği kusursuz. Filmde beni en çok etkileyen unsurların başında geliyor bu saydıklarım.


Günümüz Aşklarına Hicivsel Yaklaşım ve Sanal Gerçeklik

Bittikten sonra fark ettim ki, öyle bir kez izledikten sonra rafa kaldırılan, sıradan filmlerden biri değil bu. Ruhumuzun derinliklerine nüfuz edebilecek denli etkileyici bir özgün senaryoya sahip oldukça dokunaklı ve tekrar tekrar izlenebilitesi olan, arşivlenesi bir film Her. Hatta bu yazıyı da filmi iki kez izledikten sonra kaleme aldığımı belirteyim. Bir süre sonra tekrar izler miyim? Elbette.

Ekranda Theodore’un yalnızlığını izliyoruz bir süre ve günler onun için sıradan, rutine dönmüş bir şekilde akıp giderken, bir gün her şey değişiyor. Theodore’un hayatı, görmüş olduğu bir reklam sayesinde bir anda tamamen farklılık kazanıyor. Fakat bu, filmin geçtiği yıllarda çok şaşırtıcı bir reklam değil, aksine sanki yeni bir çikolata türü çıkmışçasına veya yeni bir kıyafet tasarlanmışçasına, günümüzde çok normal sayılabilecek olaylar gibi görülüyor. Bu da teknolojinin artık hayatımızın ta kendisi olduğunun bir kanıtı adeta, yaşamımızın standart bir parçası olduğunu hissettiriyor bize.

Bahsedilen reklam bir işletim sistemiyle alakalı. Theodore bu işletim sitemini bilgisayarına kuruyor ve işlerini hafifletmek adına yapay zekaya sahip bir sanal arkadaş seçiyor. Kendisine Samantha adını veren bu sanal kadınla sürekli konuşmaya başlıyor Theodore. Zaman geçtikçe bağlılık dozu artıyor ve yalnızlığını bu şekilde giderdiğini fark ediyor.

Hikayeyse buradan sonra çok daha garip bir hal alıyor. Theodore Twombly, Samantha adlı bu işletim sistemiyle çıkmaya başlıyor. Evet, bildiğiniz sevgili oluyorlar. Daha fazla bilgi verip de seyir zevkinizi kaçırmamak adın burada kesiyorum yorumumu ama anlattıklarım, izleyeceklerinizin yanında hiç kalacak. Dramı iliklerinize kadar hissedeceksiniz.

“Sanki hayatım boyunca hissedebileceğim her şeyi hissetmişim de artık hissedeceklerim sadece daha öncekilerin zayıf versiyonları olacakmış gibi geliyor.” -Theodore.
Çok ufak bir ayrıntı ama bahsetmeden geçemeyeceğim. Theodore’un, Samantha’yla bilgisayar haricinde de konuşmasını sağlayan telefonunu sürekli kalbinin üzerinde taşıması çok dikkatimi çekti. Belki de gömlek cepleri orada olduğu içindir ve tamamen tesadüftür bu durum, ama Spike Jonze gibi dahi bir sinemacının bu ince detay üzerinde de çalışmış olduğu hissi ağır basıyor ne yalan söyleyeyim.

Spike Jonze, senaryosuyla günümüz sanal aşklarına hicivsel bir yaklaşım sergiliyor ve hali hazırda milyonlarca kişiyi etkisi altına alan, alışılmışın dışındaki diyaloglarla bezeli bir film çıkarıyor ortaya. Filmdeki günlerin çok da uzakta olmadığını anladığımızdaysa, soğuk bir duş etkisi hissediyoruz vücudumuzda ve içler acısı halimizi, teknolojiyle olan münasebetimizi bir kez daha sorguluyoruz.

Jonze, diyaloglar ve senaryo haricinde “alışılmışın dışında” bir işe daha imza atıyor. Filmin türler arası bir yolculuğu olduğunu söylesek de, en başa bilimkurgu yazacağımız bir gerçek. Ama bilimkurgu filmlerinde bugüne dek o kadar çok mekanik robotlar, uçan nesneler, uzaydan gelen yaratıklar ve benzeri şeyler gördük ki, bize bu film oldukça farklı geliyor. Çünkü tüm bu saydıklarımla Her’ün uzaktan yakından alakası yok. Gelecekte geçmesine rağmen ışıklı gökdelenler ve gelişen araçlar yerine, daha çok insan görüyoruz filmde. Arka planda akıp geçen insanların hemen hepsinde bir -kablosuz-kulaklık bulunuyor ve hiç kimse bir diğeriyle diyalog halinde değil, herkes kendi sanal aleminde gezinmekte.

Buradan da yine aynı kapıya varıyoruz ve geleceğin “sanal gerçeklik”ten oluşacağının sinyallerini alıyoruz.

Tür ve Afiş Yanılgısı

Her’ün türü için başa bilimkurguyu koymuştuk. Buna ek olarak dramı ve romantizmi de ekleyebiliriz fakat “komedi” kelimesini görmezden gelebilirsiniz. Birkaç yüz gülümseten espri için komedi yakıştırmasını yapmak oldukça hatalı bir söylem olacaktır. Aynı şekilde filmin afişinde de bir sıkıntı söz konusu. Filme yaydığı retro havasını afişe de yansıtmak isteyen Jonze, tek hatayı burada yapmış ve daha filmi izlemeden birçok izleyiciyi kaybettiğine, birçok izleyiciyi de -özellikle sulu aşk filmi olduğunu sananları- film esnasında senaryoyla sarstığına eminim.

Kendini Yalnız Hissedenlerin Filmi ve Black Mirror Esintileri

Seyrettiğiniz esnada siz de kendinizi filmin bir köşesinde hissedeceksiniz. Korkunç, ürkütücü, sarsıcı… Ama tüm bunlara rağmen sıcacık bir atmosferinin oluşu, tek bir dakikasında dahi sıkılmamamızı sağlıyor ve bunun sayesinde de akıp giden kurguya kendimizi kaptırıyoruz.

Bittikten sonra, “Ne filmdi ama!” dedim kendime. Gerçekten bazı filmlerden, kitaplardan etkilenmek için hayatta yaşadığınız olaylar önem teşkil ediyor. Bu filmde de öyleydi sanki. Theodore’un “işletim sistemi bulunamadı” yazısını gördükten sonra yaşadıkları, elinden hiçbir şey gelmeden sadece koşması ve Samantha’nın sesini tekrar duyduğundaki o rahatlaması falan… Gerçekten filmin en etkileyici kısmıydı o sahneler. Kendini yalnız hissedenlerin filmi Her.

Ve değinmediğim noktalardan birisi de şu: Film bana baştan sona “Black Mirror” tadı verdi. Black Mirror’ı bilenler bilir, bilmeyenler için kısaca söyleyeyim. İlk olarak 2011 yılında üç bölümlük bir mini dizi olarak karşımıza çıktı Black Mirror ve izleyen hemen herkesi sarsan bölümleriyle tanınır. 2013′te gelen İkinci sezonu da yine üç bölümden oluşan dizinin her bölümünde teknolojinin insan hayatını nasıl sömürdüğü gözler önüne serilir ve insanı derinden etkileyen bir yapıya sahiptir.


Her’ü izlerken sanki Black Mirror’ın yeni bir bölümünü izliyormuşum gibi hissettim. Bu yönden de çok iyi oldu açıkçası çünkü dizinin üçüncü sezonunun geleceği henüz belli değil ve izlerken çok rahatsız edici olsa da, özlüyor insan böylesine kaliteli bir yapımı. Kısaca Jonze’un evreni de biraz distopik.



Ödül Lobisi ve Oscar’daki Yeri

Joaquin Phoenix’in oyunculuğu kelimenin tam anlamıyla Oscar’lık. Fakat görüyoruz ki En İyi Erkek Oyuncu kategorisinde adaylık bile vermemiş sevgili Akademi, ilk fark ettiğimde çok üzülmüştüm. Muazzam bir oyunculuk sergileyerek tüm filmi tek başına sırtında taşımış Phoenix, lakin adaylık dahi elde edememiş olması, benim bu seneki töreni üzülerek izlememe sebep olacak. Oyunculuk yeteneğinin yanı sıra güzelliğiyle de ön plana çıkan aktris Amy Adams’ı da izleme fırsatı buluyoruz filmde. Her’deki rolünü daha çok beğensem de, bu senenin bol adaylık alan filmlerinden “American Hustle”da dolandırıcı kadın tiplemesiyle En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’ne aday gösterildiğini belirteyim. Her’deki rolüyle de aday gösterilebilirdi pek tabii ama bu yıl Akademi American Hustle’ı oldukça pohpohladığı için bu konuda daha fazla konuşmanın bir mantığı yok. Filmdeki gizemli işletim siteminin seslendirmesini de yine tanıdık bir isim yapıyor: Scarlett Johansson.

Karakter odaklı bir film olduğundan, Theodore hariç diğer karakterler yüzeysel olarak geçilmiş durumda. Bu yüzden Theodore’un adaylık dahi alamadığı bir organizasyonda diğer karakterlerin adı dahi geçmez. Ama çok ilginç bir nokta var, o da şu: Scarlett Johansson filmde sadece sesiyle varlık gösteriyorken, Roma Film Festivali’nde En İyi Kadın Oyuncu Ödülü’nü almış bulunmakta. Sadece sesiyle bir ödül alan ilk oyuncu olarak da tarihe geçmiş bulunmakta.

En İyi Film, En İyi Özgün Senaryo, En İyi Yapım Tasarımı, En İyi Şarkı ve En İyi Müzik olmak üzere toplam 5 dalda Oscar adayı Her.

En İyi Film kategorisinde “12 Years a Slave”, “Gravity”, “Dallas Buyers Club”, “The Wolf of Wall Street” ve “American Hustle” gibi sıkı rakipleri olsa da, benim gönlüm “Her”den yana. Aday olduğu diğer kategorilerin hepsinde de ben Her’ü bir adım önde görüyorum, çok zor olsa da teknik kategorilerde 4′te 4 yapmasını çok istiyorum. Fakat Akademi’dir, ne yapsa yeridir, deyip, burada noktayı koyuyorum.

Geçtiğimiz günlerde açıklanan Altın Küre Ödülleri’nde Jonze’un En İyi Senaryo dalında ödül kazandığını da belirteyim. Oscar ve Altın Küre haricinde de bol ödüllü bir film zaten Her. Şimdi ödülleri tek tek buraya yazmayayım, merak edenler filmin IMDb sayfasından bakabilirler. IMDb demişken, filmin notunun şu anda 8.3 olduğunu belirteyim.

Her’ün müzikleriyle de fark yarattığını söylemeden geçemeyeceğim. Hatta bu yazının büyük bir bölümünde de filmin soundtrackleri eşlik etti bana. Samantha ve Theodore’un birlikte söyledikleri “The Moon Song” ise favorim, umarım Oscar heykelciğini elde eder bu şarkı.

Bahsi geçen şarkıyı merak edenleri şuraya alalım:

Son Söz

Kısaca Her, terk edilmişlik, yalnızlık, karamsarlık, mutsuzluk gibi temaların ustaca yoğrulmasıyla ortaya çıkan senaryonun etkileyici bir boyut kazandığı, gösterişten uzak, naif bir film.

Çok sevdim filmi evet.

İzleyin. Pişman olmayacaksınız.

“Kalp, kapalı bir kutu gibi değildir; sen sevdikçe o da büyür.” -Samantha.

28 Şubat 2014 Cuma

Düzenbaz (American Hustle - 2013)


Yönetmen: David O. Russell
Senaryo: David O. Russell, Eric Singer
Yapım: ABD
Tür: Dram, Suç
Süre: 129 dakika
IMDb Puanı: 7.6
Oyuncular: Christian Bale, Amy Adams, Bradley Cooper, Jennifer Lawrence, Jeremy Renner
Oscar Adaylıkları: En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Özgün Senaryo, En İyi Kurgu, En İyi Yapım Tasarımı, En İyi Kostüm Tasarımı

Film ülkemizde "Düzenbaz" adıyla sinemaseverlerle buluştu.

Bu sene Oscar'ın bol adaylık alan filmlerinden birisi "American Hustle". En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek ve Kadın Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek ve Kadın Oyuncu dahil toplamda 10 kategoriye ismini yazdırmayı başardı.

Şöyle bir bakığımızda kadronun tamamı tanıdık isimlerden oluşuyor. Batman filmlerinden aşina olduğumuz "rolü için her kılığa giren adam" lakaplı Christian Bale, "Felekten Bir Gece" serisi ve 2012'nin en iyi filmlerinden biri olarak görülen "Umut Işığım"dan tanıdığımız Bradley Cooper, bu sene 5 Oscar adaylığı bulunan "Her" filminde de izlediğimiz Amy Adams ve yine "Umut Işığım" adlı film ve "Açlık Oyunları" serisinden tanıdığımız genç ve yetenekli aktris Jennifer Lawrence gibi isimler filmi ön plana çıkaran en büyük etken. Hatta yönetmen David O. Rossell'ın "karakter odaklı" bir sinemacı olduğunu düşünürsek, oyunculuk bazında harikalar yaratan bir film olduğunu söylemek mümkün.

Fakat açıkçası ben American Hustle'ın 10 adaylığına rağmen törenden eli boş dönebileceğini düşünüyorum. Adaylığı bulunan hiçbir kategoride favorim değil American Hustle. Oyunculuklar iyi evet fakat her birinin rakipleri daha iyi. İçlerinde Jennifer Lawrence'ı bir adım önde görüyorum o kadar. Ha bir de belki En İyi Kostüm Tasarımı ödülünü alabilir, o da zor tabii.

Neyse, gelelim filmin konusuna.

Film, "Bu olaylardan bazıları gerçekten yaşandı." yazısıyla başlıyor ve senaryo yaşanmış bir olaya dayanıyor.

1970'lerde geçiyor bu düzenbazlık hikayesi. Irving Rosenfeld adlı adam Sydney Prosser'la birlikte ortak ve aynı zamanda sevgililerdir. Çok yetenekli olan bu iki dolandırıcı birlikte bir sürü kişiyi dolandırırlar fakat günün birinde FBI ajanı olan Richie DiMaso tarafından yakalanırlar. Bu andan sonra ise filmin konusunda biraz değişiklik olur ve bu iki düzenbazın hüküm giymemek için tek bir çareleri vardır: FBI için çalışmak.

Film hakkında daha fazla bilgi verip de zevkinizi kaçırmayacağım, bu yüzden burada bırakıyorum. Bu senenin Oscar adayı filmleri arasında benim için sonlarda gelir American Hustle fakat yine de sıkılmadan izlediğimi itiraf edebilirim.

Bol müzikli ve komedili film arıyorsanız tam size göre. Fakat rakibi "The Wolf of Wall Street/Para Avcısı" ile karşılaştırıldığında epey bir ezileceğinin altını çizeyim, ki IMDb puanları da bu dediğimi destekler nitelikte.

Sınırsızlar Kulübü (Dallas Buyers Club - 2013)


Yönetmen: Jean-Marc Vallée
Senaryo: Melisa Wallack, Craig Borten
Yapım: ABD
Tür: Dram
Süre: 117 dakika
IMDb Puanı: 8.0
Oyuncular: Matthew McConaughey, Jared Leto, Jennifer Garner, Steve Zahn, Donna Duplantier
Oscar Adaylıkları: En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Özgün Senaryo, En İyi Kurgu, En İyi Makyaj ve Saç

Bu yılın Oscar Ödülleri'ne 6 adaylıkla katılıyor Dallas Buyers Club. En İyi Film, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dahil.

Kanadalı yönetmen Jean-Marc Vallee'nin bütçe kısıtlamaları yüzünden hiçbir özel ışıklandırma olmadan, tek kamera ve kesintisiz çekimlerle, yirmi beş günde palas pandıras tamamladığı bir film bu. Niye diyecek olursanız eğer, sponsor yokluğunda gereken bütçeye ulaşılamamış ama bu da yönetmen ve ekibi durdurmaya yetmemiş olacak ki, ortaya böylesine güzel bir film çıkmış.

Bu filmin de tıpkı rakipleri "12 Years a Slave" ve "Captain Phillips" gibi gerçek bir olaydan yola çıkılarak çekildiğini belirtmekte yarar var. Uyuşturucu bağımlısı ve HIV taşıyıcısı Ron Woodroof'un hayatından esinleniyor.

Ron Woodroof'a 1986 yılında 30 günlük ömür biçiliyor, sebebi ise o yıllarda erkeklerde daha çok baş gösteren AIDS. İlk başlarda bu gerçeği kabullenemese de, zamanla işin ciddiyete bindiğini gören Woodroof, AIDS tedavisi için FDA kurumundan tek yasal ilaç olan AZT'yi almaya başlar.

Zaman geçtikçe iyileşmediğini, aksine durumunun daha da kötüye gittiğini fark eden Ron, çareyi ABD'de yasal olmayan fakat dünyanın dört bir yanında kullanılan doğal ilaçları satın almakla bulur. Satın aldığı bu koli koli ilaçlar sayesinde kısa sürede bir satış ağı kurarak satmaya başlar.

Meksika'dan ilaçlarla birlikte döndüğünde, daha önce hastanede karşılaşmış olduğu Rayon adında bir travestiyle de ortak olan Ron, hem kendisine biçilen ömre kocaman bir nanik yapıyor, hem de diğer HIV virüslü hastaları da tedavi ederek derin bir sistem eleştiri yapıyor. Hatta kendilerine bir isim de buluyorlar: "Dallas Buyers Club".

Bu illegal örgütü devlet bir süre sonra fark ediyor ve bir atak da onlardan geliyor. Bu durum da Ron'u yıldırmıyor ve mücadelesine devam ediyor.

Jennifer Garner'ı Doktor Eve rolünde izliyoruz filmde. Kendisi hastalara AZT ilacını vermek istemese de kanunlar gereği vermek zorunda ve bu da onun vicdanını rahatsız etmektedir. Nitekim bir süre sonra da büyüklerine küfrü basıp işi terk ediyor ve Ron'la da duygusal bir yakınlaşmaları oluyor.

Matthew McConaughey kariyerinin en iyi oyunculuğuna imza atıyor bu filmle birlikte. Hatta Requiem for a Dream'de hayranlıkla izlediğim Jared Leto için de aynı şeyi söylemek mümkün. Altın Küre'de McConaughey'nin En iyi Erkek Oyuncu, Leto'nun da En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu Ödül'ünü aldığını düşünürsek, Oscar için de en favori dalların bunlar olduğunu söylemek mümkün. Ama ben yine de Captain Phillips'teki performansıyla Barkhad Abdi'nin almasını daha çok isterim. Ayrıca bu filmi izleyene kadar DiCaprio'yu favori görüyordum ama törenden gene eli boş dönecek gibi...

Ayrıca çok önemli bir detaya daha değineceğim şimdi. Sırf bu film için McConaughey yirmi üç, Leto ise on dört kilo vermiş. Gerçekten de muazzam bir başarı bu. Rollerini oynamamışlar, adeta kostüm gibi giyinmişler. Özellikle McConaughey'nin o güzel oyunculuğunu biraz daha izlemek için film bitmesin istedim. Film onunla devleşmiş demek çok doğru bir tabir olacaktır.

Kısaca, AIDS, homofobi, transseksüellik, ilaç sektörünün kirli yüzü ve bunun sonucunda da bu sektöre kafa tutmaya çalışan bir avuç insanın gururlu mücadelesinin çok etkileyici biçimde anlatıldığı bir film Dallas Buyers Club. Yönetmenin konu çeşitliliğini iki saatlik film süresine yedirilmiş olması da takdir edilesi. Filmin dalı dram olmasına rağmen zaman zaman güldürüyor da. Son bölüm ise biraz hüzünlendiriyor.

Filmin hemen başında elektrikçi ve aynı zamanda bir rodeocu kimliğiyle karşımıza çıkan homofobik bir adam olan Ron'un, zamanla değişimini izlemek son derece keyifliydi.

Ama film bir anda final yapınca bir izleyici olarak afalladım. Birkaç dakika daha harcanıp aceleye getirilmeyen bir final yapılabilirdi, hoş bu haliyle de kötü olduğunu söyleyemem. Güzeldi.

Nihayetinde 30 günlük ömür biçilen Ron Woodroof, tamı tamına 2191 gün daha yaşar. Ve bu tamamen kendi imkanlarıyla. Ölümü kabullenemeyen bir adamın takdir edilesi başarısı.

İzlemeniz tavsiye olunur.

Son olarak filmin ülkemizde "Sınırsızlar Kulübü" adı altında 7 Mart 2014'te vizyona gireceğini belirteyim.

27 Şubat 2014 Perşembe

Nebraska (2013)


Yönetmen: Alexander Payne
Senaryo: Phil Johnston, Robert Nelson
Yapım: ABD
Tür: Dram
Süre: 115 dakika
IMDb Puanı: 7.9
Oyuncular: Casey Affleck, Stacy Keach, Bruce Dern, Bob Odenkirk, Devin Ratray
Oscar Adaylıkları: En İyi Film, En İyi Yönetmen, En İyi Erkek Oyuncu, En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu, En İyi Özgün Senaryo, En İyi Görüntü Yönetimi

Filmin ülkemizdeki vizyon tarihi: 7 Mart 2014

Öncelikle bu filmin normal bir film olmadığını belirtmeliyim. Yani günümüzde çekilen filmlerden bir yönüyle ayrılıyor. Filmin tamamı siyah beyaz. Çok ilginç evet, ama güzel bir hava kattığını söyleyebilirim. Kesinlikle şikayetçi değilim, aksine bu yönü çok hoşuma gitti.

Ve film hakkındaki ikinci şaşırtıcı bilgi: Filmin oyuncu kadrosu oldukça yaşlı. Yaş ortalamasının yetmiş beş olduğunu söylesem sanırım az çok fikir sahibi olursunuz.

Alışılageldik Hollywood filmlerinden farklı, Amerikan aile yapısını daha gerçekçi olarak yansıtan bir filmle karşı kaşıyayız. Zaman zaman duygulandıran, zaman zaman da güldürmeyi başaran, içinizi ısıtacak bir film.

Yaşlı bir adam. Çeşitli hastalıklara ek olarak odaklanma problemi de var. Kim mi? Woody Grant. Hayatının son dönemecinde olan bu adam bir gün posta kutusunda ödül kazandığını belirten bir mektup bulursa ne olur? İşte filmin kısaca özeti bu. Hemen cevap vereyim. Eğer o adam inatçıysa ve mektubu bulduğu andan itibaren oğullarına ve karısına kulak asmayarak yollara düşüp ödülün verileceği yere gitmeye çalışırsa, işler biraz karmaşıklaşacaktır fakat nihayetinde ortaya da tatlı bir film çıkacaktır.

Lincoln, Montana'ya bir hayli uzak ve Woody birkaç kez ailesinden gizli kaçma teşebbüsünde bulunur. Bir kere polisler, birkaç kere de oğlu tarafından ıssız yollarda tek başına yürürken bulunur ve evine geri götürülür. Fakat Woody Lincoln'e ya gidecektir, ya da gidecektir. Artık kafasına kesin bir şekilde koymuştur bunu.

Oğlu babasının bu kesin kararını fark ettikten sonra onu Lincoln'e götürme sözü verir ve bu sayede işler biraz daha rayına girmiş olur. Annesinin yoğun baskılarına rağmen baba oğul yola çıkarlar. Yolda Woody'nin eski evi, dostları, ailesini görürler, bir yaşlı adam için bunlar çok şey demektir ve anıları taşıyan o bedenin nasıl da duygusallaştığına tanıklık ederiz. Zaten alkolik olan Woody, çocukluğunun geçtiği bu kasabada da bir hayli içki tüketir. Hatta ilk defa oğluyla beraber bira da içerler.

Bu andan sonra anne Kate ve diğer oğul Ross da gelirler bu kasabaya ve hep beraber Woddy'nin evini gezerler. Kompresör olayı da çok iyiydi, filmde beni güldüren kısımlardan biri oldu. Woody ve oğlunun rayların üzerinde diş bulmaya çalışması ve ardından şakalaşma sahneleriyse en çok güldüğüm yer oldu. Bunlara ek olarak da mezarlık sahnesi ve lokantada yemek yeme sahneleri de güldürdü.

David'in annesi Kate klasik Türk kadınlarını andırdı bana, çok geveze olmasına rağmen sevimli bir teyzeydi. Babasının bu kadın yüzünden alkolik olmasına şaşmamalı gerçekten. Hele mezarlık sahnesinde yaptığı hareketle beni epey güldürmüştür.

Breaking Bad dizisininde tanıdığımız "Better Call Saul" lakaplı Saul Goodman karakterine can veren ve adeta o karakterle özdeşleşen Bob Odenkirk'i Ross Grant rolünde izliyoruz bu filmde fakat rolü biraz az. David Grant rolünde ise daha çok televizyon dizilerinde adına rastladığımız Will Forte'i görüyoruz.

Prison Break dizisinde hapishanenin müdürü Warden Henry Pope rolündeki Stacy Keach'i de görüyoruz Nebraska kadrosunda. Fakat Keach de yan karakter olarak çıkıyor karşımıza ve Prison Break'deki kadar tatmin edici bir oyunculuk da sergilemiyor açıkçası.

Bruce Dern ise hikayenin başrolünde bulunan Woody Grant'ı canlandırıyor ve kusursuza yakın bir performans sergiliyor. Oğlu David ile olan sahnelerde daha bir iyiydi sanki ama Oscar'ı alsa çıkıp da itiraz etmem. Hak ediyor.




İzleyici olarak bu hikayenin bir trajediyle noktalanacağını düşünmeye başladığımız sırada, anlayışlı bir oğlun dokunuşuyla mütevazi bir başarı hikayesine dönüşüyor film.

Kamyonet aldıktan sonra kalan parayla ne yapacaktın sorusuna babasının verdiği yanıtsa bir hayli duygu yüklüydü: "Size bir şey bırakmak istedim." Filmin etkileyici sahnelerinden biriydi bu.

Filmin yavaş sahne geçimlerini çok sevdim. Yönetmenin şaha kalktığı yerlerdi o kısımlar.

Woody'nin inatla Lincoln'e gitmeye çalışması, yolda hayatının büyük bir bölümünün geçtiği kasabaya uğraması, eski dostlarıyla tekrar karşılaşması, anılarının gün yüzüne çıkması, ödülü kazanmadığı halde hediye edilen şapka sayesinde kazandığını sanması, -veya kazanmış gibi mutlu olması- oğlunun her şeye rağmen babasına destek olması ve ona, parayı kazandığı taktirde alacağını söylediği şeyleri alması ve bunun sonucunda da Woody'nin kamyonetle kasabadan tekrar geçerken geç kalınmış bir hava yakalaması, çevresindekilere ödülü kazandığını hissettirmesi ve o yüzündeki gülümseme paha biçilemeyecek denli etkileyici, buruk da olsa sevindiriciydi.

Amerika deyince aklımıza hep büyük şehirler, devasa gökdelenler ve para gibi şeyler gelir ama ülkenin öteki yüzünü hep unuturuz, kırsal bölge yaşantısını görmezden geliriz. İşte bu film de tam olarak bu noktaya parmak basıyor. Bize bu tip yaşantılardan uzak, tıpkı Türkiye'deki küçük ilçe ve kasaba yaşantılarını andıran hayatların da varlığını gösteriyor.

"Sideway"s ve "The Descendants" filmlerinin senaryolarıyla iki Oscar ödülü kazanan yönetmen Alexander Payne'in bu filmi de senaryosuyla Oscar'a aday ve kazanmaması için bir sebep göremiyorum ben açıkçası. Ama Her filminin almasını daha çok istiyorum ben. Tamam, Nebraska da çok güzeldi ama, Her başka. En iyi Film ve En İyi Erkek Oyuncu da dahil 6 dalda Oscar'a adaylığının bulunduğunu da belirtmeli.

Eğer canınız bir şeye sıkkınsa ve keyfinizin bir an önce yerine gelmesini istiyorsanız, açın Nebraska'yı izleyin. Hele de yaşlı insanları ve onların hayata bakış açılarını seviyorsanız, sıkılmayacağınızın garantisini veririm.

Eminim pek çok kişi sıkıcı olduğunu dile getirip izlemeye değer bir film olarak görmeyeceklerdir bu filmi ama zaten önemli değil ve herkesin sevmesi de beklenemez. Hatta bu filmin aday olduğu dallardan herhangi birini kazanıp kazanmaması da önemli değil, izledikten sonra filmi sevenler zaten ödülü çoktan vermiş olacaklar. 

Sade, naif, siyah beyaz hoş bir film Nebraska. İzleyiniz.

Müziklerinden bahsetmeyi unutmuşum. Hepsi çok iyiydi gerçekten. Şuradan, şuradan ve şuradan fikir sahibi olabilirsiniz.

Kaptan Phillips (Captain Phillips - 2013)


Yönetmen: Paul Greengrass
Senaryo: Billy Ray
Yapım: ABD
Tür: Dram, Gerilim, Macera
Süre: 134 dakika
IMDb Puanı: 8.0
Oyuncular: Tom Hanks, Catherine Keener, Barkhad Abdi, Faysal Ahmed, Michael Chernus
Oscar Adaylıkları: En İyi Film, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu, En İyi Uyarlama Senaryo, En İyi Kurgu, En İyi Ses Kurgusu, En İyi Ses Miksajı

Film vizyondayken izleyememiştim, geç de olsa izleyebildim sonunda.

En İyi Film ve En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu dahil, bu senenin Oscar Ödülleri'ne 6 dalda adaylığı bulunan bir film "Captain Phillips".

Film gerçek bir olaydan yola çıkılarak senaryolaştırılıyor. 2009 yılının Nisan ayında, Amerikan kargo gemisi Alabama'nın, Somali'ye yakın bir bölgede korsanlar tarafından kaçırıldığı haberini hatırlarsınız belki. Hatırlayanlar zaten filmin nasıl sonlanacağını biliyorlardır, ki ben de bilenler arasındaydım.

Ama bu kesinlikle sorun değil, seyir zevkim baltalanmadı, hatta aksine, daha da perçinlenmişti izlemeden önce. Başrolde Tom Hanks'in olduğunu bilmek de heyecanlanmama sebep oluyordu.

Filmin en önemli özelliği çok gerçekçi olmasıydı, ki zaten yönetmen Paul Greengrass'ın en birincil amacı da buymuş. Filmi yapay bir sette değil de denizde çekmeye karar verdiğinde karşı çıkanlar olmuş ve denizde çekimlerin çok zorlu olacağı dile getirilmiş yakın çevresi tarafından. Fakat Greengrass dinlememiş ve kafasına koyduğu şeyi yapıp yaklaşık iki ay süren çekimleri denizde gerçekleştirmiş. Takdir edilesi.

Filmin içeriğine dönecek olursam tekrar.

Korsanların gemiye yaklaştıkları ilk andan filmin finaline dek gerilim bir an olsun azalmıyor, hatta zaman zaman hat safhaya ulaşıyor. Bir sonraki sahnede ne olacak merakı son ana dek baskınlığını koruyor. İki saatten biraz fazla olan bu film bitene dek çivi gibi yerinize çakılıyorsunuz adeta.

İzlediğim en iyi operasyon sahnesini de bünyesinde barındıran film, "Kahraman Amerikan Askeri"ni çok ön plana çıkarıp Amerikan propagandasını çok iyi bir şekilde yapıyor. Bu tip yerlere fazla takılmadan, filmin seyrine kendinizi bırakmanız tavsiye olunur. Özellikle gerçek bir olayı böylesine güzel bir şekilde beyazperdeye aktarmış olmalarını görmezden gelmemek gerek. Filmin eksiği gediği bulunmuyor bu konuda.

Fakat, izlerken aklıma çok önemli bir nokta takıldı, o da şu: Bir yük gemisi de olsa, mürettebatın elinde hiç mi silah bulunmaz yahu? Hele bir de Somali'ye çok yakın olan tehlikeli sulardan geçeceklerini düşününce.

Yani çok olası bir şey orada korsancılık, gemi kaçırmak adamların işi. Gemideki mürettebatın sayısını tam olarak bilmiyorum ama yirmiden az olmadığına eminim, bu kadar adam, dört tane eli silahlı yirmi yaş altındaki gencecik Somalilere karşılık veremiyor. İlginçti. İşte silahın öneminin ortaya çıktığı o an!

"Adamların işi o" dedim ama, öyle bir sahne vardı ki filmde, filmin zirve noktasıydı diyebilirim.

Kaptan Phillips'in "Gemi kaçırmaktan başka işleriniz olmalı," cümlesine karşılık, korsanların lideri konumundaki Muse'nin verdiği cevap ibretlikti, düşündürücüydü: "Amerika'da belki..."

Çok ilginç bir nokta da şuydu: Somalili korsanları oynayanların oyuncu mu yoksa gerçekten korsan mı olduğuna karar vermek bir hayli zor. Her biri rollerinin altından başarıyla kalkmasını bilmişler fakat Muse'a ayrı bir parantez açmak şart.

Somali asıllı bir Amerika vatandaşı olan Barkhad Abdi'nin oyunculukla uzaktan yakından alakası yokmuş, bunu duyduğumda çok şaşırdım zira kendisinin ilk performansı olmasına rağmen Tom Hanks'i gölgede bıraktığını rahatlıkla söyleyebilirim.

O nasıl bir oyunculuktur yahu? Bu kadar mı gerçek oynanır? Gerçekten çok şaşırtıcı. Asıl mesleğinin şoförlük olduğunu da belirteyim, rol teklifi geldiğinde kabul etmiş, iyi ki de etmiş, dünya böyle bir yetenekten mahrum kalmamalıydı. 2009 yılında gerçekleşen olayda gemiyi kaçıran kaptana benzerliği ile de dikkat çekiyor. Diğer korsanlar da oldukça iyiydi, lafım yok onlara da.

Daha fazla şey söylemenin bir mantığı yok aslında. Şöyle gümbür gümbür bir film arıyorsanız bire bir. Gerilime doyacak ve filmin finalinde ise oldukça duygulanacaksınız.

Tom Hanks'i zaten biliyorsunuz, sadece Barkhad Abdi için bile izlenebilir gibi son derece iddialı bir cümle de kurayım.

İyi seyirler.