4 Mayıs 2016 Çarşamba

Bir Modern Dünya Alegorisi: Gökdelen


“Gökdelen onlara karşı elinden geleni ardına koymamakta kararlı olan dev, agresif bir canlıydı sanki.”



Daha önce Arion Yayınları’ndan (1 adet) ve Ayrıntı Yayınları’ndan (11 adet) kitapları çıkan James Graham Ballard’ın Sel Yayınları etiketiyle yayımlanan ilk kitabı olma özelliğini taşıyor Gökdelen. Orijinal adı High Rise olan ve 1975 yılında kaleme alınan eser, Ballard’ın yurtdışında en sevilen yapıtları arasında yer alıyor. Geç de olsa, bizler de 2012 yılında Dost Körpe çevirisiyle bu eseri ülkemizde de görme fırsatına eriştik. Eserin çeviri ve editörlük anlamında gayet başarılı olduğu söylenebilir.

Ballard okumuş olanlar bilirler. Kendisinin nevi şahsına münhasır bir tarzı vardır ve her ne kadar yazdığı birçok şey bilimkurgu sınırları içine girse de, aktif bilimkurgu okurlarının pek de tercih etmediği bir yazardır. Asimov, Clarke, Heinlein, Dick gibi yazarları büyük bir iştahla okuyanlar, Ballard’a gelindiğinde aynı tadı alamaz ve hatta onu bilimkurgu yazarı olarak bile gör(e)mezler. Ballard’ın yazdığı roman ve öyküler çok ağırdır çünkü. Korkutucudur. Kimilerine göre ise, bilim tabanından yoksun kurmaca metinler. Ve bu da onu bilimkurgunun farklı bir basamağına oturtmaya yetmiştir.

Bilimkurguda New Wave (Yeni Dalga) akımının da öncülerinden olan Ballard, her zaman dış uzayı reddetmiş ve iç uzaya odaklanmıştır. Uzay gemilerini, gezegenleri ve son model teknolojik gelişmeleri elinin tersiyle itmiş ve hemen bütün yapıtlarında insanın kendisine odaklanmıştır. Zira Ballard için en önemli şey insandır. Hayattaki her şey karşısında insanın vereceği tepkiler önemlidir. İnsan doğası ve psikolojisinin evreleri onun odak noktasıdır. Yazdığı 100’den fazla öyküde, 20’ye yakın romanda bu hep böyle olmuştur. Bu yönüyle öteki bilimkurgu yazarlarından ayrılan Ballard, Polonyalı bilimkurgu yazarı Stanislaw Lem’e çok daha yakındır diyebiliriz. Her ne kadar Lem bilimkurgunun tüm malzemelerini cömertçe kullansa da, onun yapıtlarının da merkezinde her daim insan olmuştur.

“Mutluluk verici bir ilkel hayata doğru topluca gittiğimizi sanmak hata olur.”


Ballard’ın birçok yapıtı gibi Gökdelen de bilimkurgusal bir distopyadır. Bu anlatısında da okurlarına iyi şeyler söylemiyor ne yazık ki ama zaten aktif Ballard okurları, kitapları bunun bilincinde olarak okudukları için, bir nevi karamsar senaryolara alışkınlar. İlk defa okuyanlar ise bu sert kurgular karşısında bir alışma evresi geçirmek zorundalar.

Her gün gözümüzün önünde olan ve bizim için sadece ifade ettiği anlamı taşıyan şeyleri Ballard alır ve ustaca işler. Ortaya ise ürkütücü şeyler çıkar. İşte bu kitap da tam olarak bu kurala uyuyor.

Ballard’ın “gökdelen”i, büyük şehirlerde yaşayan herkes için artık normalleşmiş olan büyük binalardan aslında çok da farklı değildir. Başlangıçta o da normal bir binayı temsil etmektedir ama daha büyük, daha kalabalık ve daha kapitalist.


“Uzun asansör boşluklarında inip çıkan asansörler, bir kalbi çalıştıran pistonlar gibiydiler. Koridorlarda yürüyen bina sakinleri bir atardamar ağındaki hücrelerdiler, dairelerindeki ışıklarsa bir beynin nöronlarıydı.”


İnsanlara her istediğini veren bir gökdelen düşünün. Eviniz, işiniz, yaşamsal ihtiyaçlarınızı karşılayacağınız dükkanlar, sosyal aktivitelerinizi özgürce gerçekleştirebileceğiniz alanlar ve hatta daha fazlası, her şey bu gökdelenin içinde. Çok mecbur kalmadıkça gökdelen dışına dahi çıkmıyorsunuz. Yeterince korkutucu mu? Ballard’ın yarattığı karakterler için hiç de değil.

Ballard’ın geleceğe dair öngördüğü unsurlardan biri hiç şüphesiz öteki romanlarında da zaman zaman değindiği betonlaşma konusu. Giderek artan betonarme yapılar ve yükselen şehir nüfuslarını modern insanın en büyük kabusu olarak gören Ballard, dev bir gökdelen içinde yaşayan ve yalnızca belli şeylere odaklanarak robotlaşan insanları resmetmiş Gökdelen’de.

Kitapta anlatılan bu dev binanın mimarı Anthony Royal, orta sınıfa ait bir doktor olarak hayatını idame ettiren Robert Laing ve aşağı sınıfın lideri ve aynı zamanda bir televizyon programcısı Richard Wilder romanın etrafından döndüğü üç ana karakter olarak öne çıkıyorlar. Kendi içlerinde çetin bir savaş veren bu üçlünün hayatlarına konuk oluyoruz sırayla ve bu sayede de gökdelen yaşamının henüz ilk zamanlarının sakinliğinin tadını çıkarıyoruz. Eğer okuduğunuz kitap Ballard’a aitse, bu sakinliğin çok sürmeyeceğini az çok tahmin edebiliyorsunuz. Ve beklenen oluyor da: Gökdelen yaşamının sakin ve huzurlu günleri çok sürmüyor, giderek artan şiddet, romanın sonunda doruk noktasına ulaşıyor.


Bu son teknoloji harikası olduğu söylenen gökdelende yaşayan insanlar bir müddet sonra vahşileşmeye başlayacak ve ilkelliğe doğru giden bir süreç de durmamacasına devam edecektir. Herkesin mutlu olarak işine gidip geldiği günlerin yerini savaş cepheleri, yağmalar, çatışmalar ve ölümler alacaktır. Modern insanın günün birinde tekrar özüne, ilkelliğe döneceğini söyleyen Ballard bu düşüncesinde son derece ciddi.

“Gökdelen sakinleri ışıkları söndürülmüş bir hayvanat bahçesinde bir arada yatan yaratıklar gibiydiler; arada sırada kısa süreliğine birbirlerine vahşice saldırıyorlardı.”


Kitapta alt sınıfı temsil eden Wilder’ın amacı binanın en üstüne tırmanmak ve savaşın henüz ulaşmadığı, refahın üst düzeyde olduğu bölgelerde yaşamak. Bunun için önüne çıkan tüm engelleri aşan Wilder, ilerlediği bu kutsal yolda attığı her adımı mübah görmektedir. Bunun sonucunda oldukça korkunç şeyler yapan Wilder’ın öyküsü bir yandan devam ederken, binadaki hiyerarşi düzeninin de allak bullak olması karakterler arasındaki tüm dengeleri sarsacak boyutlara ulaşacaktır. Tıpkı yaşadığımız dünyadaki gibi bir sistemin işlediği bu dev yapıda da bir süre sonra alt sınıflar isyan edecek ve üst sınıfların koltukları sallanmaya başlayacaktır.

Gökdelen yaşamı artık hiç olmadığı kadar tehlikeli bir hale bürünmüş olmasına rağmen, içinde yaşayanların onu terk etmemesi, aksine sıkı sıkıya sarılması da yine ilginç bir tezatlık örneği olarak karşımıza çıkıyor. Ballard bu kısımla birlikte, geleceğin insanlarının dışarıdaki hayattan tamamıyla kopacağını ve koridorlarında kelimenin tam anlamıyla amansız bir savaşın hakim olduğu gökdelende kalmanın, dışarıdaki dünyadan daha güvenli olduğuna körü körüne inanacaklarını ifade ediyor. Her şeye rağmen, bu beton yığınının içinde kalmanın ölüm anlamına geldiğini bildikleri halde, buradan ayrılmak istemeyen insanlığın zaten çoktan ölmüş olduğunu görmekteyiz. Zira çözümü doğada aramayı unutan bir insan doğal olarak insan olduğunu da unutmuştur, diyor Ballard.

Gökdelen’de okurlarına adeta bir edebiyat resitali sunan Ballard, şiddetin dozunu artırmaktan hiç çekinmiyor. Betonlaşmaya karşı olduğunu bildiğimiz Ballard bir modern dünya alegorisi sunuyor ve düşlediği distopik geleceğin çok da uzak olmadığı konusunda bizleri bilinçlendirmeyi amaçlıyor.

“Şiddet artık tamamen stilize bir hal almış, arada sırada patlak veren soğuk ve rastlantısal bir saldırganlığa dönüşmüştü. Gökdelendeki hayat dış dünyaya benzemeye başlamıştı; kibarlıkların ardında aynı acımasızlık ve saldırganlık gizliydi.”


Ballard’ın tam 41 yıl önce kaleme aldığı bu romanın, 21. yüzyıl insanını anlatmadığını kim inkar edebilir? Tüm gerçekleri bir kez daha yüzümüze vurmayı başaran yazarın bu önemli eserinin kocaman bir uyarı niteliği taşımadığını kim söyleyebilir peki? Kimse. Ballard’ın bu yönüyle modern dünyaya açılan bir kahin olduğunu söylemek çok da yanlış olmasa gerek.

Hayatınızın sadece gökdelenden ibaret olduğu bir dünya şimdilik sadece Ballardvari bir senaryo olarak görünebilir. Ama unutmayın ki günümüzün modern şehirlerinde insanlar bu gibi gökdelen ve plazalarda yaşamaya daha çok rağbet gösteriyorlar. Günün birinde dünyanın böyle bir çıkmaza sürüklenmesi işten bile değil.

“İnsanlar artık yarınlarını hiç düşünmüyorlardı sanki.” -J.G. Ballard


Bu inceleme daha önce Kayıp Rıhtım'da yayınlanmıştır. Oradan okumak için tıklayabilirsiniz.

23 Şubat 2015 Pazartesi

87. Oscar Ödülleri (2015) Tahminlerim


Geçen senenin Oscar yarışı benim için daha iyiydi diyebilirim. Tahminlerimde de 24'te 21 yapmıştım. Bu sene özellikle En İyi Film ve En İyi Yönetmen oldukça çekişmeli ve ben de geçen seneye nazaran daha az doğru tahmin yapacağımı düşünüyorum.


Tüm kategorilerdeki tahminlerim şöyle:

En İyi Film
Kim Alır: Birdman
Almasını İstediğim: Whiplash

En İyi Yönetmen
Kim Alır: Richard Linklater
Almasını İstediğim: Wes Anderson

En İyi Erkek Oyuncu
Kim Alır: Eddie Redmayne
Almasını İstediğim: Eddie Redmayne

En İyi Kadın Oyuncu
Kim Alır: Julianne Moore
Almasını İstediğim: Rosamund Pike

En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu
Kim Alır: J.K. Simmons
Almasını İstediğim: J.K. Simmons

En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu
Kim Alır: Patricia Arquette
Almasını İstediğim: Keira Knightley

En İyi Yabancı Film
Kim Alır: Ida
Almasını İstediğim: Leviathan

En İyi Özgün Senaryo
Kim Alır: The Grand Budapest Hotel
Almasını İstediğim: Nightcrawler

En İyi Uyarlama Senaryo
Kim Alır: Whiplash
Almasını İstediğim: Whiplash

En İyi Kurgu
Kim Alır: Boyhood
Almasını İstediğim: Whiplash

En İyi Görüntü Yönetimi
Kim Alır: The Grand Budapest Hotel
Almasını İstediğim: The Grand Budapest Hotel

En İyi Prodüksiyon(Yapım) Tasarımı
Kim Alır: The Grand Budapest Hotel
Almasını İstediğim: Interstellar

En İyi Kostüm Tasarımı
Kim Alır: The Grand Budapest Hotel
Almasını İstediğim: The Grand Budapest Hotel

En İyi Makyaj & Saç Tasarımı
Kim Alır: The Grand Budapest Hotel
Almasını İstediğim: The Grand Budapest Hotel

En İyi Özgün Müzik
Kim Alır: Interstellar
Almasını İstediğim: Interstellar

En İyi Özgün Şarkı
Kim Alır: "Glory" / Selma
Almasını İstediğim: "Glory" / Selma

En İyi Ses Kurgusu
Kim Alır: Interstellar
Almasını İstediğim: Interstellar

En İyi Ses Miksajı
Kim Alır: Interstellar
Almasını İstediğim: Interstellar

En İyi Görsel Efekt
Kim Alır: Interstellar
Almasını İstediğim: Interstellar

En İyi Animasyon
Kim Alır: How to Train Your Dragon 2
Almasını İstediğim: Kaguya-hime no Monogatari

En İyi Kısa Animasyon
Kim Alır: Feast
Almasını İstediğim: Feast

En İyi Belgesel
Kim Alır: Virunga
Almasını İstediğim: Virunga

En İyi Kısa Belgesel
Kim Alır: Our Curse
Almasını İstediğim: The Reaper

En İyi Kısa Film
Kim Alır: The Phone Call
Almasını İstediğim: The Phone Call

22 Kasım 2014 Cumartesi

Büyücü - John Fowles



Büyücü, İngiliz romancı Fowles'un ilk romanı. Bir edebiyat şöleni. Başyapıt.

John Fowles oldukça ilgimi çeken bir yazardı. Hiçbir kitabını okumamış olmama rağmen, onu seviyordum. Mesela bu Oğuz Atay için de geçerliydi. Okuduktan sonra her ikisini de daha çok sevmeye başladım.

Kalınlığıyla ters orantılı bir şekilde, kısa sürede tükettim Büyücü'yü. Bunda bir değil birden fazla sebep vardı elbette. Duru ve akıcı bir dille yazılmış olması bu sebeplerden biri olabilir rahatlıkla fakat kesinlikle en önemli sebep bu değildi. Klasik tabirle, daha ilk satırlardan beni içine aldı kitap ve son sayfaya dek de bırakmadı. Bittiğindeyse uzun süre üzerinde düşündüm. Çünkü John Fowles kitabına mutlak bir son yazmamış, açık bir kapı bırakmış. Ve ben bu tip kitapları çok severim.

Baş karakterimiz Nicholas Urfe, yirmili yaşlarının ortalarında, kadınlar tarafından çekici bulunan ve çok da anormal özelliklere sahip olmayan bir İngiliz beyefendisidir. En başta onun hayatını okuyacağımız izlenimine kapılırız, bir süre bu doğrultuda da ilerler zaten kitap lakin arka kapakta da dediği üzere, Büyücü, bir muammanın romanıdır. Peki ne demek bu?

Fowles, onlarca değişik konuda, yüzlerce tespitte bulunuyor ve bunu öyle güzel yapıyor, satır aralarına öyle güzel serpiştiriyor ki, kalemine hayran kalmamak elde değil. Kitapların altlarını çizmeyen, not alan birisi olarak şunu söyleyebilirim ki, hiç bir kitapta bu kadar not almamıştım. Tam on sayfa. Kitabı okuduktan sonra bu notlarımı tekrar okudum ve bu eşsiz cümleleri sindirmeye çalıştım.

(Hafif spoiler.) 

Baş kişimiz Nicholas Urfe, Phraxos adlı bir Yunan adasında yer alan yatılı okula İngilizce öğretmeni olarak atanır. İşte olan biten her şey de bu gizemli adada yaşanır. Urfe, Alison'la ayrılıklarından sonra oldukça zor zamanlar geçirir ve bu kadınsız adada çıldırmak üzeredir. Aslında ada ortamı çok iyi olsa da, yalnızlık onu tüketmektedir. Öyle ki, intiharın eşiğine dahi gelir. İşte tam bu esnada Fowles'un yarattığı gizemli karakter Conchis devreye girer. Bourani'deki bir malikenin sahibi olan bu zengin ve yaşlı adam, Urfe'un hayatını kökten değiştirecektir.

Nicholas Urfe, Maurice Conchis ile tanıştıktan sonra sık sık onu ziyaret eder. Daha doğrusu Conchis, ona bir sonraki hafta da gelmesini söyleyerek davet eder ve Urfe da Bourani ziyaretlerinin her birinde çok ilginç şeyler öğrenir. Daha ilk görüşte Conchis'in normal bir insan olmadığını anlayan Urfe, onun hayat hikayesini dinler ve ona saygı duymaya başlar. Conchis'in anlattığı her şeye inanan Urfe, bir süre sonra bazı tutarsızlıklar keşfedecektir. Conchis'e ek olarak yeni gizemli karakterler katılır kurguya ve tıpkı Urfe gibi okur da tokat üstüne tokat yer.

Bir süre sonra anlatılanları sorgulamaya başlayan Urfe, kendisinin seçilmiş kişi olduğunu ve burada kendisine karşı bir oyun sahnelendiğini anlar. Yani Fowles'un kitabına ilk başta koymayı düşündüğü isim: Tanrı Oyunu.

(Hafif spoiler sonu.)

John Fowles tıpkı yarattığı karakter Nicholas Urfe gibi bizi de her sayfada ters köşeye yatırmaya devam ederek finale kadar getiriyor. Zaman zaman elimizden tutup kaldıran yazarın tek bir amacı var: bir tokat daha atıp yeniden yere sermek. Kısaca baş döndürücü bir roman Büyücü!

Nicholas Urfe, Maurice Conchis, Alison Kely, Julie, June, Joe ve diğerleri... Bir romandan daha fazlası Büyücü. Beni en çok etkileyen kitaplardan biri oldu ve John Fowles da en sevdiğim yazarlar arasına girdi şimdiden. Çok, çok üzüldüm bittiğine ama kesinlikle tekrar okuyacağım. Kütüphanemin en değerli köşesinde yerini aldı bile çoktan. Herkese öneririm.

Kedi ile Şeytan - James Joyce



Dünya edebiyatına eserleriyle yön veren isimlerden biri olan James Joyce'un 1936'nın Ağustos'unda, Fransa'da torunu için yazmış olduğu bir öykü "Kedi ile Şeytan". Aslında torununa yazdığı bir mektuba ek olarak bu öyküyü de gönderiyor. Bu sebeple yazılmış olan bu mini öykü, günümüz dünyasında tüm çocuklara ufak bir armağan niteliği taşıyor.

Fransa'da ufak bir kasaba olan Beaugency, Loire nehrinin kıyısına paralel olarak uzanmaktadır. Orada yaşayan insanlar, bir köprüleri olmadığı için karşı kıyıya teknelerle geçmektedirler. Bunun farkına varan Şeytan, Beaugency Belediye Başkanı ile bir anlaşma yapacaktır...

İllüstratör Gerald Rose, Şeytan'ı James Joyce olarak resmetmiş.

Bir bardak çay eşliğinde okunacak oldukça hoş bir öykü idi. Ufak bir not: Çayınız bitmeden öykü bitiveriyor.

James Joyce'un devasa Ulysses'i ise kitaplığımda onu okumaya başlayacağım günü bekliyor...

Benim Hüzünlü Orospularım - Gabriel Garcia Marquez



Yüzyıllık Yalnızlık öncesi, Marquez'in ince romanlarından birini daha okumuş oldum. Bu kitabı, Kırmızı Pazartesi'den biraz daha fazla sevdiğimi söyleyebilirim.

Benim Hüzünlü Orospularım, 90 yaşındaki bir gazetecinin yaşamına odaklanıyor. Bu yaşına dek her daim günlük zevklere düşkün olan ve sayısız kadınla birlikte olan bu adam, 90. yaş günü arifesinde, kendisine el değmemiş, gencecik bakire bir kızla birlikte olma ödülü vermeyi düşünüyor. Bunun için eski dostu, genelev sahibi Rosa Cabarcas'ı arıyor ve kriterlerine uygun bir kadın ayarlamasını salık veriyor.

Genç kız ayarlanıyor, ne var ki işte tam bu noktada bizim koca ihtiyarın aşık olacağı tutuyor. Birçok kez sevişme niyetiyle aynı yatağa giriyorlar fakat her seferinde uyuyan güzel Delgadina'yı seyretmekle veyahut sabaha kadar karış karış öpmekle yetiniyor. Hayatının sonbaharında aşkı tadan yazarın dokunaklı öyküsü...

Gabriel Garcia Marquez, yaşlılığın hüznünü, aşkın coşkusuna dönüştürmüş o sihirli kalemiyle. Kolay okunan, akıcı bir kitap, tek oturuşta bitirilecek cinsten.

Çocuklarla Beraber - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski


"Bazı insanlar vardır, karşılarındaki insanın yüzüne doğruyu söyleme cesaretlerinden yoksundur, işi şaklabanlığa vurarak duygularını açıklamaya çalışır. Bu tavır bazen çok acı, çok yürek parçalayıcı olur." -Alyoşa Karamazov.
Arka kapakta da yazdığı üzere, bu kitap, büyük usta Dostoyevski'nin başyapıtlarından biri olan Karamazov Kardeşler'deki Alyoşa karakteri baz alınarak, başkaları tarafından uyarlanmış bir öykü. Karamazov Kardeşler'i henüz okumadığım için açıkçası olaya pek hakim değilim. fakat iyi bir öykü olduğunu söyleyebilirim.

Her ne kadar amaç Dostoyevski'yi çocuklara tanıtmak ve sevdirmek olsa da, öykünün biraz ağır olduğunu ve bazı kısımların çocuklara karşı kötü örnek olabileceğini düşünüyorum.

Tadımlık niyetine okunabilir.

Tatsız Bir Olay - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski


"Üstelik bana göre, her şeyden önce başkalarına karşı iyi olmamız gerekiyor, hatta astlarımıza karşı bile... Onların da insan olduklarını unutmamalıyız. İyilik her şeyi kurtarır, her şeyi düzeltir." -İvan İlyiç.
Yine uzun bir Dostoyevski öyküsü. Veya Can Yayınları'ndan çıkan baskıyı göz önünde bulundurursak eğer, kısa bir roman.

Dostoyevski'nin ilk dönem eserlerinde sıklıkla yer aldığımız Petersburg'dayız gene. Üç general -ve aynı zamanda yakın arkadaş- şampanyalarını içip sohbet etmektedirler. Konu dönüp dolaşıp insan ilişkilerine geldiğinde, İvan İlyiç söz alarak, aşağı dereceden memurlara iyi davranılması gerektiğini söyler. Diğer iki general ise bu hümanist düşünceyi komik bulurlar.

İvan İlyiç, arkadaşlarının tepkisine dayanamaz ve iddiasını kanıtlamak için harekete geçer. Hemen o gece bir memurun düğününe katılır ve içkinin de etkisiyle olaylar kontrolden çıkar.

Alt metninde bir sistem eleştirisi yatan bu öykü, oldukça trajikomik. Okunmalı.

Amcanın Düşü - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski



Daha evvel ülkemizde başka yayınevlerince "Amcanın Rüyası" olarak da yayınlanan bir Dostoyevski novellası. Ben Can Yayınları'ndan çıkan Nihal Yalaza Taluy çevirisini okudum.

Amcanın Düşü, geneli itibarıyla komik bir öykü. Dostoyevski gerek diyalogları gerekse de kurgusu ile zaman zaman okurunu gülümsetmeyi başarıyor. Peki Amcanın Düşü tam olarak neyi anlatıyor?

Kızı Zina'yı yaşlı ve bunak bir prensle evlendirmeyi düşünen Marya Aleksandrovna Moskaleva'nın sinsi ve korkunç planlarını okuyoruz. İnanılmaz ikna kabiliyeti ile kızını bu iğrenç olaya nasıl ikna ettiğine şahit oluyoruz. Kısa bir süre sonra prensin öleceğini söyleyen Aleksandrovna, bu işin altından kolayca kalkabileceğini düşünür fakat aksilikler peşini bırakmayacaktır. Kitabın son bölümü ise şaşırtıcı bir şekilde sarsıcıydı.

Alıntılar:
"Her şey ölür Zinacığım, her şey, anılar bile... O yüce duygularımız da... Yerine ağırbaşlılık gelir. Niye yakınalım."
"Anne," dedi Zina, "yalana ne gerek var?" Ne diye bir de bununla kendimizi lekeleyelim? Her şey o derece kirli ki, bu çamuru örtmek için küçülmeye değmez."

21 Kasım 2014 Cuma

Beyaz Geceler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski



Dostoyevski okumaya devam...

Sabri Gürses'in çevirilerini çok beğendiğim için Beyaz Geceler'i de Can Yayınları'ndan okumak istemiştim. Beyaz Geceler'in orada, burada, şurada diğer baskılarına denk geldim ve karşılaştırma fırsatı buldum; çevirileri berbattı. Gürses ziyadesiyle memnun etti beni, sizlere de öneririm.

Beyaz Geceler bir kısa roman veya uzun bir öykü. Ya da tam olarak şu: bir novella. Dostoyevski'nin ilk eserlerinden biri bu da. Kısa ama etkileyici. Öyle ki, İnsancıklar ve İkiz'den daha çok etkilendiğimi söyleyebilirim rahatlıkla. Hatta favori kitaplarımdan biri olmasına ramak kalmışı, yine de 10 tam puan verdim kendisine. Ve bu incecik eserden tam üç sayfa not çıkardım.

(Hafif spoiler.)

Bir aşk üçgenini anlatıyor diyebilirim kısaca. Anlatıcımız bir hayalperest ve Petersburg'un "beyaz geceler"inde şehirde dolaşan yalnız bir adam. Ömrü boyunca "biri"ni arayan ve onun hayaliyle yaşayan biri. Nastenka adlı kadın, işte tam olarak bu aranan kişidir.

Bir köprüde olur tanışmaları ve yalnızca dört gece sürer. Çünkü Nastenka klasik kadın içgüdüleriyle hareket eder ve O'na birazcık acımasızca davranır. Anlatıcımızsa geçip giden bu trenin ardından eski, monoton, yalnız hayatına geri döner.

İnsan ruhunu çok iyi anlatmış Dostoyevski, yine müthiş tespitler yapmış insana dair. Okunmalı. Bu hüzünlü hikaye mutlaka okunmalı.

Alıntılar:
"Böyle bir göğün altında huysuz ve kaprisli insanlar yaşıyor olabilir mi gerçekten?"
"Mutsuzken, başkalarının mutsuzluğunu daha güçlü hissederiz; duygu parçalanmaz, yoğunlaşır..."

Yufka Yürek - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski



Dostoyevski'nin kısa öykülerinin derlendiği bir kitap bu. İçerisinde sekiz adet öykü bulunmakta. Kitabın en uzun öyküsü olan Ev Sahibesi en sevdiğim öykü oldu aynı zamanda.

Öyküler hakkında kısa kısa notlar almıştım okurken fakat biraz önce baktığımda yetersiz olduklarını gördüm ve paylaşmamaya karar verdim. Genel bir yorum yapacak olursam eğer, çeşitli duyguları bir arada yaşadığımız öyküler bir arada. Birçoğunun ortak noktası, zamanın Rusya'sında bir hayli fazla kişinin kiracı kimliğinde bulunması ve her ay para ödeyerek belli bir metrekare içerisinde barınmasından ileri geliyor.

Dostoyevski'nin sürgün öncesinde kaleme aldığı öyküleri okuyarak günümüzün bu en değerli yazarlarından birinin öykü sanatında da ne kadar başarılı olduğunu gözlemlemek iyi olacaktır.

İkiz - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski


"İşte baylar, benim ilkem: Başaramazsam güçlenirim, başarırsam tutunurum ve hiçbir koşulda sinsilik yapmam. Entrikacı değilim ve bununla gurur duyuyorum." Bay Golyadkin.
Dostoyevski'nin ikinci romanı "İkiz". Yani henüz gençlik eserlerinden. Bu romanı yazdığında henüz kendi ülkesinde bile bir üne kavuşmuş değildi. Türkiye'de daha önce "Öteki" ve "Öteki Ben" adlarıyla yayınlanan eser, Can Yayınları tarafından "İkiz" adıyla çevrilmiş. Sabri Gürses'in çevirilerini beğenen biri olaraktan, ben de bu versiyonunu okumayı tercih ettim.

Uzunca bir önsöz yazmış Sabri Gürses ve neden bu isimle çevirdiğini açıklamaya çalışmış. Şahsen ben haklı buldum. Fakat bu versiyondan okumak isteyen kişilere kitabı bitirdikten sonra önsözü okumalarını salık veririm. Ben de öyle yaptım. Çünkü önsözde epey bir spoiler bulunmakta.

Kitap hakkındaki yorumlarıma gelecek olursam eğer. (Hafif spoiler.)

Kısaca, başarılı bir Dostoyevski romanı olduğunu söyleyebilirim fakat peşinen de eklerim: okumayı becerebilenler için. Peki bu ne demek tam olarak? Akıcı ve sürükleyici bir yanı yok bence fakat şizofrenik bir birey olan Bay Golyadkin'in bölünmüş kişiliğini ustaca anlatmış Dostoyevski. Özellikle karakterler arası diyaloglarda bunu gözlemek mümkün.

Bir gün dışarıda "ikiz"ine rastlayan Bay Golyadkin, kendisinin yerine geçip, hayatını ve iş düzenini mahveden bu ikinci kişiliğine karşı bir savaş verecektir öykünün sonuna dek. Bay Küçük Golyadkin ve Bay Büyük Golyadkin merkezli bu roman, 1840'lı yıllarda geçiyor.

Dostoyevski'nin bir insanın iç dünyasını anlatmakta ne kadar başarılı olduğunu görmek için okunmalı.

24 Ekim 2014 Cuma

Orange is the New Black (2. Sezon)


İkinci sezonu da izleyip bitirdim, şimdi üçüncü sezonu bekleyenler kervanına katılabilirim.

Dizinin ikinci sezonu da tıpkı ilki gibi yine 13 bölümden oluşuyor. Yine her bölümde farklı bir karakterin hapishaneden önceki hayatına odaklanıyor ve kalan sürede de Piper'ın macerasını izlemeye devam ediyoruz.

İlk bölümde Piper tahliye için başka bir hapishaneye naklediliyor ve bu sayede farklı bir hapishene ortamına daha şahit oluyoruz. Ama tabii ki Piper gibi biz de eski hapishane ortamını özlüyoruz. Tahliye Alex'e yarıyor, o salıveriliyor fakat Piper yeniden eski hapishenesine gönderiliyor. Sevgilisiyle de ayrılan Piper, çok daha zor günler geçirmeye başlıyor. Sevgilisinin, en yakın kız arkadaşı Polly ile birlikte olmaları ise Piper için son nokta oluyor.

İkinci sezonun en önemli olaylarından biri ise hiç kuşkusuz, haspihanenin eski dönemlerinde en çok korkulan isim olan Vee'nin tekrar hapisheneye girmesi ve siyahlar ile beyazların arasının açılmasında başrol oynamasıdır. Sigara ve uyuşturucu ticareti ile kısa sürede hapishenede en çok korkulan ve saygı duyulan biri hale gelecektir tekrardan. Fakat sezon finalinde tam kaçtığı sırada araba çarpmasına (çarpan kaçak mahkum bilinçli olarak yaptı) üzüldüm. Umarım ölmemiştir de tekrar izleyebilme fırsatı buluruz üçüncü sezonda.

Red'in mutfağı kaybetmesi ve işin başına Latin kadınların geçmesi de yine bahsedilmesi gereken bir konu zira bu değişim hapishane dengelerini iyiden iyiye değiştirdi. Eski gücünü kaybeden Red, küllerinden yeniden doğmak için Altın Kadınlar'la planlar yapacaktır.

Hapishane yönetiminde de çalkalanmalar meydana gelecektir. Natalie'nin yaptığı yolsuzlukları gün yüzüne çıkaran Piper sayesinde Joe Caputo başa gelecektir ve buna istinaden de Piper'ın başka bir hapishaneye transferi engellenecektir.

Harika bir karakter değişimine sahne olduğumuz Sam Healy ise mahkumlar için "Güvenli Bir Yer" adında bir etkinlik düzenler. İlk zamanlarda olumlu sonuç verse de, zamanla katılımın sıfıra indiği için büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Sevdiği kadının değişiminde önemli bir rol oynadığı Healy'i oynayan Michael Harney bir tebriği hak ediyor. Harney haricinde çok iyi bir oyunculuk daha var dizide, hatta en iyisi olmaya bile aday: Uzo Aduba'nın canlandırdığı Suzanne 'Crazy Eyes' Warren karakterini izlemek oldukça keyifli.

Aslında söylenecek daha bir sürü şey var fakat daha fazla uzatmayayım.

Orange is the New Black'i izlemenizi öneririm. Tabii önce kitabı da okuyabilirsiniz.

18 Ekim 2014 Cumartesi

Dexter (7. Sezon)


 Henüz izlemediyseniz okumanız tavsiye edilmez. (7.sezon)

Kısaca söylemek gerekirse: En sevdiğim Dexter sezonu kesinlikle 7.sezon oldu.

Birkaç hafta oluyor sezonu bitireli. Bitirdikten hemen sonra sıcağı sıcağına bir yorum yazsaydım daha iyi olabilirdi tabii ki fakat yine de sezonun önemli olaylarını unutmuş değilim.

Hep merak ediyordum, Debra ağbisi Dexter'ın bir seri katil olduğunu öğrendiğinde ne tepki verecekti? Bu gerçeği bilerek onunla nasıl yaşayacaktı? Yoksa kabullenmeyip onu adalete teslim mi edecekti? İşte bu sezonda bu çok merak ettiğim sorularıma cevaplar buldum ve kesinlikle de tatmin oldum.

Debra'nın 6. sezonda Dexter'a aşık olmasını ilk başlarda garipsemiştim fakat daha sonra "neden olmasın?" diye sordum kendime ve olmaması için herhangi bir mantıklı cevap bulamadım. Aşk bu, ne zaman ve nasıl olacağı belli olmaz. Kime olacağıysa asla. Nitekim bu gerçeği kabullendikten sonra 7. sezondaki senaryo çok daha tutarlı bir hale geliyor.

Bu sezonu en sevdiğim sezon ilan etmemin başında elbette ki Hannah McKay geliyor. Yvonne Strahovski'nin oynadığı karakter oldukça çekiciydi. Dexter'la olan ilişkileri biraz hastalıklı başlasa da, zamanla düzene gireceğini düşünüyordum. Fakat finale doğru işler hiç de umduğum gibi gitmedi ve Debra ile Hannah'ın aralarının açık olması sebebi ile, Dexter tam olarak istediğini elde edememiş oldu. Oysa ki onları mutlu olarak görmek bir seyirci olarak beni sevindirirdi.

Hannah'ın yanı sıra bir karakter daha vardı bu sezona güç veren ve keyifle izlememi sağlayan: Isaak Sirko. Çok sağlam bir karakter yaratmış senaristler lakin çok da çabuk harcadılar. Sadece dokuz bölümde izleyebildik kendisini ama diziye bıraktığı iz büyüktür kanımca. Ölmesine yakın gay olduğunu öğrenip bir şok yaşasak da, karakteri itibarıyla birçok Dexter izleyicisinin kalbinde taht kurmuş bulunmakta. Özellikle ölmeden önceki Dexter'la olan son diyalogları mükkemmeldi, çok doğru tespitlerde bulundu ve fikirleri ile beni etkiledi.

Sezonun en önemli olaylarından biri ise hiç şüphesiz Maria LaGuerta'nın ölümü idi. Geçen sezonda kilise enkazında bulduğu kan lamınının peşini bırakmayan ve bu sezon boyunca da bunun izini sürerek Dexter'ın Liman Koyu Kasabı olduğunu ve aslında Doakes'un suçsuz yere öldüğünü kanıtlamaya çalışan LaGuerta'yı finalde çok acı bir sürpriz bekliyordu... Aslında onu değil, tüm izleyicileri. Kardeşi ve aynı zamanda aşık olduğu adam konumundaki Dexter'ı korumak adına Maria'yı kendi silahıyla vuran Debra, inanıyorum ki bunu çok kolay atlatamayacak. Dexter yüzünden sürekli bir düşüş yaşayan Debra kelimenin tam anlamıyla dibe vurmuş  durumda. Bu sebepten dolayı 8. sezonda nasıl bir ruh hali içerisinde olacağını şimdiden merak etmeye başladım.

Sezonun en etkileyici sahnesi benim için sezon finalinin son üç dakikası idi. Dexter ve Debra'nın arka arkaya yürüdükleri ve içlerinde fırtınalar koptuğu halde dışlarına hiçbir şey yansıtmadan partiye katılmaları beni çok etkiledi. Zaman zaman açıp izliyorum hatta o son sahneyi.


Parti demişken, Angel'in emekli olduğunu ve kendisine bir mekan açtığını da belirtmek gerek. Artık bu işlerden elini eteğini çeken Angel Batista'nın son sezonda mesleğe döneceğiyle ilgili bir his var içimde. Bekleyip göreceğim. Açıkçası onsuz ekip eksik kalır.

Tüm bu olaylara nazaran nispeten daha önemsiz bir şey daha yaşandı, o da şuydu: Louis'in ölümü. Geçen sezondan itibaren Dexter'a musallat olan ve gün geçtikçe sınırlarını zorlayan Louis'in gidici olduğunu anlamıştık az çok fakat bunun Dexter'ın elinden değil de, Isaak Sirko ve adamlarının elinden olması şaşırtıcı idi. Ama nihayetinde öldü ve Dexter da rahat bir nefes almış oldu.

Son olarak, Quinn'in bu sezondaki birçok davranışını tasvip etmiyor ve yeni sezonda düzelmesini, en azından eski klasik Quinn olmasını temenni ediyorum. Masuka için bir eleştirim yok, o herzamanki gibi neşeli ve senaryo gereği zaman zaman izleyiciyi de neşelendirmeyi beceriyor.

Artık önümde tek bir sezon kaldı, sonra Dexter yok... Şimdiden üzülmeye başladım. Hem zaten son sezon için en kötüsü diyorlar, finali ise felaketmiş. Ama bilmiyorum, izleyip karar vereceğim elbette fakat en azından birkaç ay daha izlemeyi düşünmüyorum.

30 Eylül 2014 Salı

Kara Kedinin Gölgesi - Yekta Kopan



Kara Kedinin Gölgesi'ni de okuyarak Yekta Kopan'ın öykülerinin de tadına bakmış oldum böylece. 26 adet öykü bulunuyor bu kitapta, her öykü de ortalama ikişer sayfa. Anlayacağınız, hepsi birer mini öykü. Oldukça naif bir dille yazılmış hepsi. Ara ara şiirsel cümleler bile mevcut.

Öyle çok da derinden etkileyen öyküler olmadı beni fakat her birini okurken oldukça keyifli dakikalar yaşadığımı itiraf etmeliyim. Yekta Kopan'ın güçlü bir öykücü olduğuna da şahit oldum ve kendisini biraz daha sevdim.

Romanlardan bunaldıysanız eğer, bu akıcı öykülerle birkaç saatinizi şenlendirebilirsiniz siz de.

"İçimdeki vahşi batıda... bir sorun vardı ve ancak sen çözebilirdin. Sorunum, senin bu sorunu çözmek için hangi kimliği seçeceğini bilmememdi. Sen, ruhumu avucunun içi gibi bilen bir şerif gibi davranmaktansa kasabaya gelen gizemli yabancı olmayı yeğledin."

29 Eylül 2014 Pazartesi

Aile Çay Bahçesi - Yekta Kopan



Yıllardır takip ettiğim ve kültür&sanat alanındaki birikimine hayran olduğum Yekta Kopan'ı ilk kez okudum. Yayınlanan son kitabı ile başladım ama asla son olmayacak. Hatta hiç vakit kaybetmeden Kara Kedinin Gölgesi adlı öykü kitabına başladım bile. Bu romanı çok sevmiş olsam da, nedense içimde Yekta Kopan'ın öykülerini daha çok seveceğime dair bir his var. Öykülerini de okudukça değerlendireceğim elbette fakat ilk önce bu kitaba dair bir şeyler söylemek gerek:

Aile Çay Bahçesi oldukça yalın bir dille yazılmış, etkileyici bir aile portresi sunuyor okura. Ucu açık biten romanlar bana göre başarılı bir sonla bitmiş demektir, aynı zamanda da yazarın cesur olduğunun kanıtıdır. İşbu sebeple ben bu kitabı sevdiğimi rahatlıkla söyleyebilirim.

Müzeyyen'in gözünden anlatılıyor her şey. Farklı zaman sıçramalarına gidip geliyoruz kitap boyunca, hayat hikayesi sıralı bir şekilde anlatılmıyor yani. Müzeyyen, bir kız kardeşi olacağını öğrendiğinde dünyası başına yıkılır. O çocuk aklıyla bu duruma çeşitli açıklamalar getirmeye çalışır. Acaba anne ve babası ondan sıkılmışlar mıdır? Onunla ilgilenmeyi ikinci plana atmayı mı düşünüyorlardır? Aslında hiçbiri, onlar sadece aile bağlarını belki daha da güçlendireceğine inandıkları bir çocuk istemektedirler. O çocuğun, aileyi yıkıma sürükleyeceğini nereden bilebilirlerdi ki?

Kimse bilemezdi elbette fakat Müzeyyen'in içine doğmuş olacak ki, hiçbir zaman bir kardeşi olmasını istemedi. Çiğdem doğduğunda her şeyin kötüye gideceğini düşünüyordu ve aslında tahminlerinde de başarılı oldu denebilir. Annesinin ölümüne sebebiyet veren Çiğdem, Müzeyyen'den hiçbir zaman bir şefkat belirtisi görmeden büyüdü. Babaları ise zaten uçuk bir adamın tekiydi ve kadınlarla haşır neşir olmaktan çocuklarına vakit ayırmak aklına bile gelmemişti.

Müzeyyen'in babasını öldürmesine ben aslında pek şaşırmadım, bekliyordum böyle bir şey. Fakat yine de üzüldüm. Ve kitap ucu açık bitti demiştim, işte eğer birkaç satır daha devam etseydi kitap, işte o zaman Çiğdem'in de, Müzeyyen tarafından o kayalıklardan aşağı atıldığını okumuş olabilirdik. En azından benim tahminim bu yönde, ilk bölümden itibaren hem de.

Kitapta güzel aforizmalar da mevcuttu. Yekta Kopan'ın duru Türkçesiyle oldukça hoş bir okumalık oldu benim için. Hüzün dolu bir aile trajedisi okumak isteyenlere önerimdir.

Alıntılar:
"Korkularımızla öldürüyoruz zamanı."

"İnsan değil bizim adımız; yalancı, katil, ikiyüzlü, rezil..."

"O, tadına doyum olmaz bir şiirdi, ben taslak halinde bir roman."

"İnsan rüyasında bile unutmamalı kim olduğunu."

"Bir hatayı başka bir hatayla örterek geçecekti ömrüm. Pentimento. Yine pentimento. Hamlet avuçlayacaktı Yorick'in kafatasını, Turgut fısıldayacaktı Olric'e, "Ne kadar kazısam hep pentimento Olric!"

16 Eylül 2014 Salı

Kırmızı Pazartesi - Gabriel Garcia Marquez


"Kader bizleri görünmez kılar."

Uzun zamandır okumayı planladığım Gabriel Garcia Marquez'e Kırmızı Pazartesi ile başladım. Aslında hedefim ilk olarak Yüzyıllık Yalnızlık'ı okumaktı, son andaki karar değişikliği ile tercihimi bu kitaptan yana kullandım. Yazarın başyapıtını okumadan önce en azından ince bir kitabını okuyup diline hakim olmak güzel bir karardı sanırım çünkü Kırmızı Pazartesi'yi okumuş olmaktan oldukça hoşnutum.

İşleneceğini herkesin bildiği lakin engellemek için hiçbir şey yapılmayan bir cinayetin öyküsünü anlatmış bizlere Marquez. Santiago Nasar adlı karakterin öleceğini daha ilk cümleden itibaren biliyoruz yani. Sonunu bildiğimiz bir kitabı okumak ne kadar sıkıcı ise, Marquez'in kaleminden çıkan sonunu bildiğimiz bir kitabı okumak da işte o kadar sürükleyici. Daha yazardan okuduğum ilk kitap olmasına rağmen, "Marquez farkı"nı anlamam uzun sürmedi.

Pablo ve Pedro Vicariao adlı iki ikiz kardeş, kız kardeşleri Angela Vicario'nun ağzından çıkan kelimelere istinaden, namus meselesi dolayısıyla Santiago Nasar'ı öldürme kararı alıyorlar ve bunu da öyle kapalı kapılar ardında, sinsice değil, ellerinden geldiğince karşılarına çıkan kişilere bildirerek yapıyorlar. Zaten kitabı ilginç bir noktaya taşıyan da bu: Herkes cinayetin işleneceğini biliyor fakat engellemeye dair pek de kayda değer bir şey yapılmıyor. Yani Santiago Nasar pisi pisine ölüyor.

Marquez işte burada, müthiş bir toplum psikolojisi analizi yapıyor. Bir toplumun anatomisini inceliyor ve bunu da ustalıkla yapıyor elbette. Zaten Nobel Ödüllü bir yazar kendisi fakat şu an için aldığı ödülü hak edip etmediğine dair bir yorum yapamam, Yüzyıllık Yalnızlık ve Kolera Günlerinde Aşk gibi başyapıtlarını okuduktan sonra anca.

Kolombiyalı büyük yazar Gabriel Garcia Marquez'in geç de olsa tadına bakmış bulunmaktayım. Eğer sizin de okumak gibi bir düşünceniz varsa, Kırmızı Pazartesi'yi rahatlıkla önerebilirim.

Martı Jonathan Livingston - Richard Bach


Birçok yerde rastladığım ve hakkında övgü dolu sözler okuduğum bu kitabı sonunda ben de okumuş bulunuyorum. Yarısından fazlası fotoğraflarla dolu, 36 sayfalık kısa bir öykü "Martı Jonathan Livingston".

Epsilon Yayınevi aracılığı ile dilimizde okuma fırsatı bulduğumuz Richard Bach'in bu kısa ama etkili eseri, Jonathan Livingston adındaki bir martının yaşamına odaklanıyor. Diğer martılardan çok farklı bir kimyaya sahip olan Jonathan, belirli sınırlar içerisinde yaşamayı reddediyor ve uçma tutkunu bir kuş olarak özgürlüğe kanat çırpıyor. Her daim öğrenmeye aç olan Jonathan, sırf bu yüzden sürüden bile kovuluyor. Ama o, yılmadan, hedeflerine doğru devam ediyor...

Yazar, tüm mesajlarını bir martı üzerinden aktarmaya çalışmış okurlara ve başarılı da olmuş. Sınırlarımızı aşmak ve hayallerimizi gerçekleştirerek başarıya ulaşmak ana temasına sahip, okuması keyifli bir öykü. Fakat yine de, çok fazla abartmamak gerek tabii.

Alıntılar:

"Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!"
...Çünkü rakamlar sınırları belirler; iyinin, mükemmelin sınırları yoktur."
"Eğer ne yaptığını iyi biliyorsan her zaman başarırsın. Başarmak için ne yaptığını bilmek gerek."
           "Düşüncelerinizin zincirlerinden kurtulun, bedenlerinizin zincirlerini kırın."
          "En doğru yasa bizi özgürlüğe götürecek olandır. Başka hiçbir şey değil."
         
          "Sınırlarımızı sırayla ve büyük bir sabırla aşmaya çalışmalıyız."

Marx - Corinne Maier / Anne Simon


Benim adım Karl Marx. Kimileri bana şeytan dedi, zira kapitalist düzeni yıkmaya çalıştım. Sizin kriziniz, benim yaşadığım krize benziyor. Öyleyse tek çare: Devrim.

Yine bir Corinne Maier ile Anne Simon işbirliği daha. Yine Esen Kitap ve yine bir biyografik çizgi roman.

Öyle zannediyorum ki, Karl Marx'ı tanımayanınız yoktur. Fakat ne kadar tanıyorsunuz, işte burası önemli. Tıpkı Sigmund Freud'da olduğu gibi, Karl Marx hakkında bildiklerim de iki elin parmaklarını geçmezdi. Fakat bu incecik şahane eser ile Marx hakkında o kadar çok şey öğrendim ki. İnternetten araştırma yapsam saatler sürerdi ve bir dolu metin okumam gerekirdi, oysa ki bu biyografik çizgi romanı yarım saat gibi bir sürede okuyup Karl Marx'ı çok yakından tanımış oldum.

Azmine ve cesaretine hayran kaldım bu adamın. Orjinal fikirleri ile dünyanın birçok yerinde dur durak bilmeden önemli çalışmalara imza atan Marx, günümüzde dahi devrimin simgelerinden biridir. Görüşleri size tamamen ters bile olabilir, ama bu Karl Marx'ı tanımamanız için engel değil. Bunun için de "Marx"ı okumanız yeterli.

Alıntılar:

"Tüm sorunlarımın temeli kapitalizmdir." 
"Ben bir bilim kurmaya çalıştım, bir tarikat değil." 
"İktidar, bir sınıf tarafından bir başka sınıfı ezmek için kurulmuştur." 
"Mücadelenin sonu, tarihin de sonudur." 
"Mücadele eden kazanır!"

Freud - Corinne Maier / Anne Simon


Adım Sigmund Freud. Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun küçük bir şehrinde doğdum, Viyana'da yaşadım ve 1939 yılında Londra'da öldüm. Ancak gerçekten ölmüş sayılmam...

Corinne Maier tarafından yazılıp, Anne Simon tarafından çizilen "Freud"u, Esen Kitap dilimize kazandırmış, ne de iyi etmiş. Yayınevinin biyografik çizgi roman kategorisinde yer alan bu eser, bizlere psikanalizin kurucusu Sigmund Freud'un hayatını anlatıyor.

Son derece şahane çizimlerle ve bu kadar az sayfa ile o kadar çok şey anlatılmış ki, bitirdikten sonra bir roman okumuş hissiyatına bürünüyorsunuz adeta. Yazar ve çizerin ustalıkları daha ilk sayfadan anlaşılıyor, tebrik etmek gerek ikisini de.

Eğer siz de Sigmund Freud kimdir, necidir diye merak edenlerdenseniz veyahut tanıyor fakat benim gibi hakkında çok az şey biliyorsanız, kronolojik olarak hayatını öğrenmek için bu eseri okuyup fazlasıyla bilgi sahibi olabilirsiniz.

Alıntılar:
"Psikanaliz, gömülü kalıntıları bulup yeryüzüne çıkarmaktır." 
"Unutulmuş anılar, kaybolmamıştır."
          "Benim vaat edilmiş toprağım, insan bilincidir."
          "Tüm hayatım boyunca insan aklının gizemini çözmeye çalıştım."
"İnsan doğası mutlu olmaya elverişli değildir."
          "İnsan, yakınındakine saldırmaya, onu sömürmeye, yağmalamaya, tecavüz etmeye ve öldürmeye meyillidir."

Fahrenheit 451 - Ray Bradbury / Tim Hamilton



Bir distopya okuru olarak Ray Bradbury'nin başyapıtını bir de çizgi roman versiyonuyla okumak istedim.

Ray Bradbury ve Tim Hamilton işbirliğinde hazırlanan, Epsilon Yayınevi'nden çıkan bu çizgi roman uzun zamandır ona dokunmamı ve gözlerimi üzerinde gezdirmemi hissetmeyi bekliyordu. Sonunda bu çağrısına kulak verdim ve bir çırpıda olmasa da, okuyup bitirdim.

Bir çırpıda okuyamadım çünkü çizimlerini beğenmedim. Ve çizim unsuru da bir çizgi roman için çok önemlidir. Nasıl ki bir romana ısınamama sebebi yazarın dili, konunun yetersizliği gibi nedenler olabiliyorsa, bir çizgi romana ısınamama sebebi de pek tabii çizimleri olabilir. Tim Hamilton'ın çizimleri açıkçası biraz soğuttu beni.

Bitirdikten sonra çıkardığım sonuç ise şuydu: Ray Bradbury ne kadar usta bir hikaye anlatıcısı ise, işte o kadar acemi bir çizgi romancıdır. Bu eserdeki tüm baloncukların sahibi olan Bradbury, kitabındaki o enfes havayı çizgi romana taşıyamamış ne yazık ki.

Kitabını okurken adeta ürkmüştüm ve bitirdiğimde ise birden fazla konuda daha fazla bilinç sahibi olmuştum. Kitapları yakmak... Korkutucu. Böyle bir geleceğin gerçekleşmesinden korkan Bradbury'nin bizleri uyarmak için kaleme aldığı bu başyapıt okuru derinden sarsıyor. Fakat işte çizgi roman bunu pek başaramıyor...

Sonuç olarak, kesinlikle zaman kaybı olmadığını belirtebilirim ve Bradbury okurlarının da okumalarını salık veririm.

Alıntılar:

"Çok okumuş bir adamın hedefinin kim olacağını kim bilebilir ki?" 
"Mutlu olmamıza yetecek her şeyimiz vardı ama mutlu değildik." 
"Bazı şeylerle yüzleşmek, onlardan kaçmak ve eğlenmek en iyisidir." 
"Bilgi, güçten daha kuvvetlidir." 
"Hepimiz tarih ve edebiyatın birer parçalarıyız."