21 Kasım 2014 Cuma

İkiz - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski


"İşte baylar, benim ilkem: Başaramazsam güçlenirim, başarırsam tutunurum ve hiçbir koşulda sinsilik yapmam. Entrikacı değilim ve bununla gurur duyuyorum." Bay Golyadkin.
Dostoyevski'nin ikinci romanı "İkiz". Yani henüz gençlik eserlerinden. Bu romanı yazdığında henüz kendi ülkesinde bile bir üne kavuşmuş değildi. Türkiye'de daha önce "Öteki" ve "Öteki Ben" adlarıyla yayınlanan eser, Can Yayınları tarafından "İkiz" adıyla çevrilmiş. Sabri Gürses'in çevirilerini beğenen biri olaraktan, ben de bu versiyonunu okumayı tercih ettim.

Uzunca bir önsöz yazmış Sabri Gürses ve neden bu isimle çevirdiğini açıklamaya çalışmış. Şahsen ben haklı buldum. Fakat bu versiyondan okumak isteyen kişilere kitabı bitirdikten sonra önsözü okumalarını salık veririm. Ben de öyle yaptım. Çünkü önsözde epey bir spoiler bulunmakta.

Kitap hakkındaki yorumlarıma gelecek olursam eğer. (Hafif spoiler.)

Kısaca, başarılı bir Dostoyevski romanı olduğunu söyleyebilirim fakat peşinen de eklerim: okumayı becerebilenler için. Peki bu ne demek tam olarak? Akıcı ve sürükleyici bir yanı yok bence fakat şizofrenik bir birey olan Bay Golyadkin'in bölünmüş kişiliğini ustaca anlatmış Dostoyevski. Özellikle karakterler arası diyaloglarda bunu gözlemek mümkün.

Bir gün dışarıda "ikiz"ine rastlayan Bay Golyadkin, kendisinin yerine geçip, hayatını ve iş düzenini mahveden bu ikinci kişiliğine karşı bir savaş verecektir öykünün sonuna dek. Bay Küçük Golyadkin ve Bay Büyük Golyadkin merkezli bu roman, 1840'lı yıllarda geçiyor.

Dostoyevski'nin bir insanın iç dünyasını anlatmakta ne kadar başarılı olduğunu görmek için okunmalı.

24 Ekim 2014 Cuma

Orange is the New Black (2. Sezon)


İkinci sezonu da izleyip bitirdim, şimdi üçüncü sezonu bekleyenler kervanına katılabilirim.

Dizinin ikinci sezonu da tıpkı ilki gibi yine 13 bölümden oluşuyor. Yine her bölümde farklı bir karakterin hapishaneden önceki hayatına odaklanıyor ve kalan sürede de Piper'ın macerasını izlemeye devam ediyoruz.

İlk bölümde Piper tahliye için başka bir hapishaneye naklediliyor ve bu sayede farklı bir hapishene ortamına daha şahit oluyoruz. Ama tabii ki Piper gibi biz de eski hapishane ortamını özlüyoruz. Tahliye Alex'e yarıyor, o salıveriliyor fakat Piper yeniden eski hapishenesine gönderiliyor. Sevgilisiyle de ayrılan Piper, çok daha zor günler geçirmeye başlıyor. Sevgilisinin, en yakın kız arkadaşı Polly ile birlikte olmaları ise Piper için son nokta oluyor.

İkinci sezonun en önemli olaylarından biri ise hiç kuşkusuz, haspihanenin eski dönemlerinde en çok korkulan isim olan Vee'nin tekrar hapisheneye girmesi ve siyahlar ile beyazların arasının açılmasında başrol oynamasıdır. Sigara ve uyuşturucu ticareti ile kısa sürede hapishenede en çok korkulan ve saygı duyulan biri hale gelecektir tekrardan. Fakat sezon finalinde tam kaçtığı sırada araba çarpmasına (çarpan kaçak mahkum bilinçli olarak yaptı) üzüldüm. Umarım ölmemiştir de tekrar izleyebilme fırsatı buluruz üçüncü sezonda.

Red'in mutfağı kaybetmesi ve işin başına Latin kadınların geçmesi de yine bahsedilmesi gereken bir konu zira bu değişim hapishane dengelerini iyiden iyiye değiştirdi. Eski gücünü kaybeden Red, küllerinden yeniden doğmak için Altın Kadınlar'la planlar yapacaktır.

Hapishane yönetiminde de çalkalanmalar meydana gelecektir. Natalie'nin yaptığı yolsuzlukları gün yüzüne çıkaran Piper sayesinde Joe Caputo başa gelecektir ve buna istinaden de Piper'ın başka bir hapishaneye transferi engellenecektir.

Harika bir karakter değişimine sahne olduğumuz Sam Healy ise mahkumlar için "Güvenli Bir Yer" adında bir etkinlik düzenler. İlk zamanlarda olumlu sonuç verse de, zamanla katılımın sıfıra indiği için büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Sevdiği kadının değişiminde önemli bir rol oynadığı Healy'i oynayan Michael Harney bir tebriği hak ediyor. Harney haricinde çok iyi bir oyunculuk daha var dizide, hatta en iyisi olmaya bile aday: Uzo Aduba'nın canlandırdığı Suzanne 'Crazy Eyes' Warren karakterini izlemek oldukça keyifli.

Aslında söylenecek daha bir sürü şey var fakat daha fazla uzatmayayım.

Orange is the New Black'i izlemenizi öneririm. Tabii önce kitabı da okuyabilirsiniz.

18 Ekim 2014 Cumartesi

Dexter (7. Sezon)


 Henüz izlemediyseniz okumanız tavsiye edilmez. (7.sezon)

Kısaca söylemek gerekirse: En sevdiğim Dexter sezonu kesinlikle 7.sezon oldu.

Birkaç hafta oluyor sezonu bitireli. Bitirdikten hemen sonra sıcağı sıcağına bir yorum yazsaydım daha iyi olabilirdi tabii ki fakat yine de sezonun önemli olaylarını unutmuş değilim.

Hep merak ediyordum, Debra ağbisi Dexter'ın bir seri katil olduğunu öğrendiğinde ne tepki verecekti? Bu gerçeği bilerek onunla nasıl yaşayacaktı? Yoksa kabullenmeyip onu adalete teslim mi edecekti? İşte bu sezonda bu çok merak ettiğim sorularıma cevaplar buldum ve kesinlikle de tatmin oldum.

Debra'nın 6. sezonda Dexter'a aşık olmasını ilk başlarda garipsemiştim fakat daha sonra "neden olmasın?" diye sordum kendime ve olmaması için herhangi bir mantıklı cevap bulamadım. Aşk bu, ne zaman ve nasıl olacağı belli olmaz. Kime olacağıysa asla. Nitekim bu gerçeği kabullendikten sonra 7. sezondaki senaryo çok daha tutarlı bir hale geliyor.

Bu sezonu en sevdiğim sezon ilan etmemin başında elbette ki Hannah McKay geliyor. Yvonne Strahovski'nin oynadığı karakter oldukça çekiciydi. Dexter'la olan ilişkileri biraz hastalıklı başlasa da, zamanla düzene gireceğini düşünüyordum. Fakat finale doğru işler hiç de umduğum gibi gitmedi ve Debra ile Hannah'ın aralarının açık olması sebebi ile, Dexter tam olarak istediğini elde edememiş oldu. Oysa ki onları mutlu olarak görmek bir seyirci olarak beni sevindirirdi.

Hannah'ın yanı sıra bir karakter daha vardı bu sezona güç veren ve keyifle izlememi sağlayan: Isaak Sirko. Çok sağlam bir karakter yaratmış senaristler lakin çok da çabuk harcadılar. Sadece dokuz bölümde izleyebildik kendisini ama diziye bıraktığı iz büyüktür kanımca. Ölmesine yakın gay olduğunu öğrenip bir şok yaşasak da, karakteri itibarıyla birçok Dexter izleyicisinin kalbinde taht kurmuş bulunmakta. Özellikle ölmeden önceki Dexter'la olan son diyalogları mükkemmeldi, çok doğru tespitlerde bulundu ve fikirleri ile beni etkiledi.

Sezonun en önemli olaylarından biri ise hiç şüphesiz Maria LaGuerta'nın ölümü idi. Geçen sezonda kilise enkazında bulduğu kan lamınının peşini bırakmayan ve bu sezon boyunca da bunun izini sürerek Dexter'ın Liman Koyu Kasabı olduğunu ve aslında Doakes'un suçsuz yere öldüğünü kanıtlamaya çalışan LaGuerta'yı finalde çok acı bir sürpriz bekliyordu... Aslında onu değil, tüm izleyicileri. Kardeşi ve aynı zamanda aşık olduğu adam konumundaki Dexter'ı korumak adına Maria'yı kendi silahıyla vuran Debra, inanıyorum ki bunu çok kolay atlatamayacak. Dexter yüzünden sürekli bir düşüş yaşayan Debra kelimenin tam anlamıyla dibe vurmuş  durumda. Bu sebepten dolayı 8. sezonda nasıl bir ruh hali içerisinde olacağını şimdiden merak etmeye başladım.

Sezonun en etkileyici sahnesi benim için sezon finalinin son üç dakikası idi. Dexter ve Debra'nın arka arkaya yürüdükleri ve içlerinde fırtınalar koptuğu halde dışlarına hiçbir şey yansıtmadan partiye katılmaları beni çok etkiledi. Zaman zaman açıp izliyorum hatta o son sahneyi.


Parti demişken, Angel'in emekli olduğunu ve kendisine bir mekan açtığını da belirtmek gerek. Artık bu işlerden elini eteğini çeken Angel Batista'nın son sezonda mesleğe döneceğiyle ilgili bir his var içimde. Bekleyip göreceğim. Açıkçası onsuz ekip eksik kalır.

Tüm bu olaylara nazaran nispeten daha önemsiz bir şey daha yaşandı, o da şuydu: Louis'in ölümü. Geçen sezondan itibaren Dexter'a musallat olan ve gün geçtikçe sınırlarını zorlayan Louis'in gidici olduğunu anlamıştık az çok fakat bunun Dexter'ın elinden değil de, Isaak Sirko ve adamlarının elinden olması şaşırtıcı idi. Ama nihayetinde öldü ve Dexter da rahat bir nefes almış oldu.

Son olarak, Quinn'in bu sezondaki birçok davranışını tasvip etmiyor ve yeni sezonda düzelmesini, en azından eski klasik Quinn olmasını temenni ediyorum. Masuka için bir eleştirim yok, o herzamanki gibi neşeli ve senaryo gereği zaman zaman izleyiciyi de neşelendirmeyi beceriyor.

Artık önümde tek bir sezon kaldı, sonra Dexter yok... Şimdiden üzülmeye başladım. Hem zaten son sezon için en kötüsü diyorlar, finali ise felaketmiş. Ama bilmiyorum, izleyip karar vereceğim elbette fakat en azından birkaç ay daha izlemeyi düşünmüyorum.

30 Eylül 2014 Salı

Kara Kedinin Gölgesi - Yekta Kopan



Kara Kedinin Gölgesi'ni de okuyarak Yekta Kopan'ın öykülerinin de tadına bakmış oldum böylece. 26 adet öykü bulunuyor bu kitapta, her öykü de ortalama ikişer sayfa. Anlayacağınız, hepsi birer mini öykü. Oldukça naif bir dille yazılmış hepsi. Ara ara şiirsel cümleler bile mevcut.

Öyle çok da derinden etkileyen öyküler olmadı beni fakat her birini okurken oldukça keyifli dakikalar yaşadığımı itiraf etmeliyim. Yekta Kopan'ın güçlü bir öykücü olduğuna da şahit oldum ve kendisini biraz daha sevdim.

Romanlardan bunaldıysanız eğer, bu akıcı öykülerle birkaç saatinizi şenlendirebilirsiniz siz de.

"İçimdeki vahşi batıda... bir sorun vardı ve ancak sen çözebilirdin. Sorunum, senin bu sorunu çözmek için hangi kimliği seçeceğini bilmememdi. Sen, ruhumu avucunun içi gibi bilen bir şerif gibi davranmaktansa kasabaya gelen gizemli yabancı olmayı yeğledin."

29 Eylül 2014 Pazartesi

Aile Çay Bahçesi - Yekta Kopan



Yıllardır takip ettiğim ve kültür&sanat alanındaki birikimine hayran olduğum Yekta Kopan'ı ilk kez okudum. Yayınlanan son kitabı ile başladım ama asla son olmayacak. Hatta hiç vakit kaybetmeden Kara Kedinin Gölgesi adlı öykü kitabına başladım bile. Bu romanı çok sevmiş olsam da, nedense içimde Yekta Kopan'ın öykülerini daha çok seveceğime dair bir his var. Öykülerini de okudukça değerlendireceğim elbette fakat ilk önce bu kitaba dair bir şeyler söylemek gerek:

Aile Çay Bahçesi oldukça yalın bir dille yazılmış, etkileyici bir aile portresi sunuyor okura. Ucu açık biten romanlar bana göre başarılı bir sonla bitmiş demektir, aynı zamanda da yazarın cesur olduğunun kanıtıdır. İşbu sebeple ben bu kitabı sevdiğimi rahatlıkla söyleyebilirim.

Müzeyyen'in gözünden anlatılıyor her şey. Farklı zaman sıçramalarına gidip geliyoruz kitap boyunca, hayat hikayesi sıralı bir şekilde anlatılmıyor yani. Müzeyyen, bir kız kardeşi olacağını öğrendiğinde dünyası başına yıkılır. O çocuk aklıyla bu duruma çeşitli açıklamalar getirmeye çalışır. Acaba anne ve babası ondan sıkılmışlar mıdır? Onunla ilgilenmeyi ikinci plana atmayı mı düşünüyorlardır? Aslında hiçbiri, onlar sadece aile bağlarını belki daha da güçlendireceğine inandıkları bir çocuk istemektedirler. O çocuğun, aileyi yıkıma sürükleyeceğini nereden bilebilirlerdi ki?

Kimse bilemezdi elbette fakat Müzeyyen'in içine doğmuş olacak ki, hiçbir zaman bir kardeşi olmasını istemedi. Çiğdem doğduğunda her şeyin kötüye gideceğini düşünüyordu ve aslında tahminlerinde de başarılı oldu denebilir. Annesinin ölümüne sebebiyet veren Çiğdem, Müzeyyen'den hiçbir zaman bir şefkat belirtisi görmeden büyüdü. Babaları ise zaten uçuk bir adamın tekiydi ve kadınlarla haşır neşir olmaktan çocuklarına vakit ayırmak aklına bile gelmemişti.

Müzeyyen'in babasını öldürmesine ben aslında pek şaşırmadım, bekliyordum böyle bir şey. Fakat yine de üzüldüm. Ve kitap ucu açık bitti demiştim, işte eğer birkaç satır daha devam etseydi kitap, işte o zaman Çiğdem'in de, Müzeyyen tarafından o kayalıklardan aşağı atıldığını okumuş olabilirdik. En azından benim tahminim bu yönde, ilk bölümden itibaren hem de.

Kitapta güzel aforizmalar da mevcuttu. Yekta Kopan'ın duru Türkçesiyle oldukça hoş bir okumalık oldu benim için. Hüzün dolu bir aile trajedisi okumak isteyenlere önerimdir.

Alıntılar:
"Korkularımızla öldürüyoruz zamanı."

"İnsan değil bizim adımız; yalancı, katil, ikiyüzlü, rezil..."

"O, tadına doyum olmaz bir şiirdi, ben taslak halinde bir roman."

"İnsan rüyasında bile unutmamalı kim olduğunu."

"Bir hatayı başka bir hatayla örterek geçecekti ömrüm. Pentimento. Yine pentimento. Hamlet avuçlayacaktı Yorick'in kafatasını, Turgut fısıldayacaktı Olric'e, "Ne kadar kazısam hep pentimento Olric!"

16 Eylül 2014 Salı

Kırmızı Pazartesi - Gabriel Garcia Marquez


"Kader bizleri görünmez kılar."

Uzun zamandır okumayı planladığım Gabriel Garcia Marquez'e Kırmızı Pazartesi ile başladım. Aslında hedefim ilk olarak Yüzyıllık Yalnızlık'ı okumaktı, son andaki karar değişikliği ile tercihimi bu kitaptan yana kullandım. Yazarın başyapıtını okumadan önce en azından ince bir kitabını okuyup diline hakim olmak güzel bir karardı sanırım çünkü Kırmızı Pazartesi'yi okumuş olmaktan oldukça hoşnutum.

İşleneceğini herkesin bildiği lakin engellemek için hiçbir şey yapılmayan bir cinayetin öyküsünü anlatmış bizlere Marquez. Santiago Nasar adlı karakterin öleceğini daha ilk cümleden itibaren biliyoruz yani. Sonunu bildiğimiz bir kitabı okumak ne kadar sıkıcı ise, Marquez'in kaleminden çıkan sonunu bildiğimiz bir kitabı okumak da işte o kadar sürükleyici. Daha yazardan okuduğum ilk kitap olmasına rağmen, "Marquez farkı"nı anlamam uzun sürmedi.

Pablo ve Pedro Vicariao adlı iki ikiz kardeş, kız kardeşleri Angela Vicario'nun ağzından çıkan kelimelere istinaden, namus meselesi dolayısıyla Santiago Nasar'ı öldürme kararı alıyorlar ve bunu da öyle kapalı kapılar ardında, sinsice değil, ellerinden geldiğince karşılarına çıkan kişilere bildirerek yapıyorlar. Zaten kitabı ilginç bir noktaya taşıyan da bu: Herkes cinayetin işleneceğini biliyor fakat engellemeye dair pek de kayda değer bir şey yapılmıyor. Yani Santiago Nasar pisi pisine ölüyor.

Marquez işte burada, müthiş bir toplum psikolojisi analizi yapıyor. Bir toplumun anatomisini inceliyor ve bunu da ustalıkla yapıyor elbette. Zaten Nobel Ödüllü bir yazar kendisi fakat şu an için aldığı ödülü hak edip etmediğine dair bir yorum yapamam, Yüzyıllık Yalnızlık ve Kolera Günlerinde Aşk gibi başyapıtlarını okuduktan sonra anca.

Kolombiyalı büyük yazar Gabriel Garcia Marquez'in geç de olsa tadına bakmış bulunmaktayım. Eğer sizin de okumak gibi bir düşünceniz varsa, Kırmızı Pazartesi'yi rahatlıkla önerebilirim.

Martı Jonathan Livingston - Richard Bach


Birçok yerde rastladığım ve hakkında övgü dolu sözler okuduğum bu kitabı sonunda ben de okumuş bulunuyorum. Yarısından fazlası fotoğraflarla dolu, 36 sayfalık kısa bir öykü "Martı Jonathan Livingston".

Epsilon Yayınevi aracılığı ile dilimizde okuma fırsatı bulduğumuz Richard Bach'in bu kısa ama etkili eseri, Jonathan Livingston adındaki bir martının yaşamına odaklanıyor. Diğer martılardan çok farklı bir kimyaya sahip olan Jonathan, belirli sınırlar içerisinde yaşamayı reddediyor ve uçma tutkunu bir kuş olarak özgürlüğe kanat çırpıyor. Her daim öğrenmeye aç olan Jonathan, sırf bu yüzden sürüden bile kovuluyor. Ama o, yılmadan, hedeflerine doğru devam ediyor...

Yazar, tüm mesajlarını bir martı üzerinden aktarmaya çalışmış okurlara ve başarılı da olmuş. Sınırlarımızı aşmak ve hayallerimizi gerçekleştirerek başarıya ulaşmak ana temasına sahip, okuması keyifli bir öykü. Fakat yine de, çok fazla abartmamak gerek tabii.

Alıntılar:

"Cehaletimizi kırabiliriz, becerilerimizi, yeteneklerimizi ve zekamızı kullanarak kendimizi bulabilir, kendimiz olabiliriz. En önemlisi, özgür olabiliriz! Uçmayı öğrenebiliriz!"
...Çünkü rakamlar sınırları belirler; iyinin, mükemmelin sınırları yoktur."
"Eğer ne yaptığını iyi biliyorsan her zaman başarırsın. Başarmak için ne yaptığını bilmek gerek."
           "Düşüncelerinizin zincirlerinden kurtulun, bedenlerinizin zincirlerini kırın."
          "En doğru yasa bizi özgürlüğe götürecek olandır. Başka hiçbir şey değil."
         
          "Sınırlarımızı sırayla ve büyük bir sabırla aşmaya çalışmalıyız."