18 Nisan 2014 Cuma

Varolmayanlar - Doğu Yücel


Haziran, 2013'te yazılmıştır.

Biraz sonra okuyacaklarınız samimiyetle ve ciddiyetle sabittir.

"Yazı yazmak kutsal bir eylemdir," diyen Doğu Yücel'den bir hayalperest manifesto.

"Artık bir birliğimiz var. Bir ismimiz yok, birçok ismimiz var. Hayalciler... Sıfırlar... Varolmayanlar... Yarım yamalaklar... Hayalperestler... Yoksayılanlar... Olmayanlar... Hiçler... Neden sıfırız? Neden hiçiz? Neden Varolmayanlar'ız?"

Sanırım yıllardır aradığım kitabı buldum. Birkaç aydır kütüphanemde okunmayı bekliyormuş meğer. Benden kitap önerisi isteyenlere, ilk önerdiklerim arasına bir kitap daha eklenmiş bulunmaktadır... Varolmayanlar.

Kitap "Kıyamet günlükleri bulundu" başlıklı esrarengiz bir haber metniyle başlıyor. Daha sonra bu haberin çıktığı "Milenyum Gazetesi" bizi bu günlükleri okumaya davet ediyor. Ve kendimizi bir anda "Genç bir işadamının günlüğü ve olağan olaylar serisi"ni okurken buluyoruz.

Karakterimiz –günlüğünü okumakta olduğumuz gizemli şahıs- zaman takıntısı olan biri. Her sabah müthiş bir koşuşturmacanın içine giriyor. Ve asla aynı anda ikiden az iş yapmıyor. Zaman onun için çok değerli, zaten hakkında öğrendiğimiz ilk şey de bu oluyor. Sayfaları çevirdikçe bu gizemli şahsın hayatının derinliklerine iniyoruz iyice. İsmi mi? İsmini bilmiyoruz.

Bir süre sonra aşağı yukarı hayatının bütün ince ayrıntılarını öğreniyoruz. Belli bir noktadan sonra ise “olağan olaylar serisi” yerini “olağanüstü olaylar serisi”ne bırakıyor.

Her şey baş karakterin bir rüya görmesiyle başlıyor. Sonra o rüyayı tekrar ve tekrar görüyor. Annesini, babasını ve eski sevgilisini (Ezgi) bir araya getiriyor bu rüya. Çareyi rüyayı kağıda dökmekte buluyor. Sonra rüya etkisini yitiriyor ve bir daha o rüyayı görmüyor.

Bir diğer önemli unsur ise, karakterimizin aynı zamanda sürekli günlük tutuyor olması. Günlük yazmasını ona babasının tembihlediğini öğreniyoruz. Ve çok sıra dışı bir durum daha söz konusu. Şiddetli migren nöbetleri geçiriyor bu adam. Bu nöbetleri nasıl yeniyor dersiniz? Yazarak! Yaşadıklarını düzenli bir şekilde günlüğe aktararak. Bu şekilde migren ağrısı diniyor. İlk başlarda buna kendisi de inanamıyor ama durum bundan ibaret.

Peki bu kitap hep böyle sıradan mı ilerliyor? Elbette hayır. Okumaya devam ettikçe olaylar çok daha ilginçleşmeye başlıyor ve biz de kitaba kaptırıyoruz kendimizi. Doğu Yücel titizlikle ördüğü kurguyu en ince ayrıntılarına dek aktarıyor bize. Enteresandır, o kadar uğraşmama rağmen tek bir açık dahi yakalayamadım!

Buradan sonra okuyacaklarınız kitabın sıradan tekdüzeliğinden çıkarak anormalleşme süreciyle ilgilidir.

Yine bir gün migren nöbeti tutuyor günlüklerin sahibini. Nöbeti yenmek için yazması gerekiyor. Evin içinde bakmadık yer kalmıyor ama kalemlerini bulamıyor. Son çare olarak babasının sürekli kullandığı en değerli kalemini alıyor. Kalemin özel bir yapım olduğunu öğrenmiş oluyoruz ek bilgi olarak. Sonra başlıyor o günkü günlüğünü yazmaya.

Sabah sevgilisi Aslı’yla yaşadığı bir olaya geliyor sıra. Mahalle arasında futbol oynayan çocuklardan birinin vurduğu top Aslı’nın kafasına gelmek üzereyken uçarak topu kurtardığı sahneyi yazıyor. Sonra gol yiyen takımın kalecisinin adını “Varol” diye hayal ediyor ve o şekilde günlüğüne aktarıyor. Neden Varol yazdığını kendisi de bilmiyor. Kalemin gücünden kudretinden mi bilinmez ama (kalem hakkındaki tüm gerçekleri ilerleyen bölümlerde öğreniyoruz) bir hikaye kurguluyor zihninde. Hikayenin adı “Varol’un Eldivenleri”. Hikayeye son noktayı koyduktan sonra da zaten başında herhangi bir ağrı kalmıyor.

Tabii ki her şey bu kadarla sınırlı değil. Ertesi günün gazetesinde yazmış olduğu bu öykünün aynen gerçekleşmiş olduğunu fark ediyor. İlk bakışta gözlerine inanamıyor, çok şaşırıyor. Yazdığı bir öykünün gerçekten yaşanıldığını öğrenen bir insanın vermesi gereken olağan reaksiyonları gösteriyor. Bir müddet sonra mecburen bu gerçeği kabulleniyor. Şimdi yapması gereken tek bir şey var; yeni bir öykü yazmak ve onun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine emin olmak.

Yazıyor da. Ve gerçekleşiyor da. “Geber İt” ve “Dişi Korsanın Esrarengiz Hikayesi” adlı öyküleri de bir bir gerçekleşiyor. Günlüklerin yazarı (hala bir adı yok evet) çıldırmanın eşiğine geliyor. Sonraki bölümlerde gelişen olayların ardından da aklının ucundan dahi geçmeyecek bir şeye tanıklık ediyor. Son derece sıra dışı ve esrarengiz bir topluluğun varlığından haberdar oluyor. “Varolmayanlar.”

Doğu Yücel, yaratmış olduğu karakterin ruh halini o kadar iyi yansıtıyor ki, kurgu bir an olsun sırıtmıyor. Sıradan bir insanın hayatının bir anda tepe taklak etmiyor, her şey zamanla ve sırayla. Günlüklerin yazarı Varolmayanlar topluluğuna giden yolda adım adım ilerlerken birçok yol ayrımı çıkıyor karşısına. Sorguluyor, her şeyi en ince ayrıntısına dek hem de.

Tabii bu durum okurlar için de geçerli. Biz de sorguluyoruz. Kitapta karşımıza çıkan her şeyi anında kabul edip, anlatılan her şeye inanıp okumaya devam etmiyoruz. Gizemli karakterimiz gibi biz de sürekli ikilem yaşıyoruz. Özellikle kitabın son kısımlarında bu durum bir hayli fazla. Yücel bizleri sık sık ters köşeye yatırıyor. Tam “hah, şimdi her şey açıklığa kavuştu” derken bir bakmışız gene yanılmışız.

Uzun yıllar üzerinde çalışılmış olduğu o kadar belli ki, Doğu Yücel bu kitabı 9 yıllık bir zaman periyodunda tamamlıyor bildiğiniz üzere. Ve buradan da şu sonuca varabilmemiz pek tabii mümkün: Bir kitap ne kadar uzun sürede yazılırsa, işte o kadar sağlam ve kusursuz olur.

Düşler Kabuslar ve Gelecek Masalları Doğu Yücel’in çıraklık eseri, Hayalet Kitap kalfalık, Varolmayanlar ise tam bir usta eli değmiş gibi!

Kitaplar bu sırayla okunursa eğer yazarın kaleminin ne kadar geliştiğine şahit olabilir okurlar. Varolmayanlar bir başyapıt. Diyelim ki Doğu Yücel birkaç kitap daha yazdı, yazsın, dört gözle bekliyoruz fakat hiçbiri bir Varolmayanlar olmayacak. Belki yazarın kendisi de bunun farkındadır. 3 kitapla Türk Edebiyatı’nda zirveye oynamak? Kolay değil. Büyük başarı.

Doğu Yücel okurları olarak tek bir konudan şikayetçiyiz biz aslında. Hayal gücüyle Stephen King ve Neil Gaiman gibi (benim gözümde Doğu Yücel Türkiye’nin Neil Gaiman’ıdır) dünyaca ünlü fantezi yazarlarına kafa tutabilecekken, neden bu kadar az eser verir ki insan? Biraz daha üretken olmasını istiyoruz. Biraz daha. Birazcık…

Böylesine bir hayal gücüne sahip insan yazmalı, sürekli yazmalı! Fantastik yazmalı, bilimkurgu yazmalı, korku türünde eserler de yazmalı, biliyoruz ki kendisi çok büyük bir Edgar Allan Poe fanı.

Kendisine naçizane bir tavsiyem de olacak. Müzik yazarlığı yapmasın demiyorum, hobi olarak gene yapsın, ama yeni kitaplar da yazsın. Müzikseverlerin ismini her hafta gördüğü gibi, kitapseverler de her yıl görsün.

Kitaptan alıntılar:

"...Çok büyük bir kanıt değildi belki. Ama beni ikna etmeye yetti. Zaten büyük bir kanıta ihtiyaç duymuyordum ki. İnanmak istediğim şeye inanmak için ufacık bir şey de yeterli olabilirdi. Ne yazdığımız, ne yaşadığımız değil, belki de neye inandığımız bizim gerçekliğimizi var ediyor. Kim neye ne kadar inanıyorsa, o o kadar gerçek çünkü herkes tek bir gerçeklikte değil, kendi gerçekliğinde yaşıyor. Ve orada, dileyen sihirli mızrağını fersahlar ötesine fırlatabilen tek gözlü ihtiyarlara; dileyen keçi ayaklı flüt çalan satirlere; dileyen dört kollu fil hortumlu tanrılara; dileyen şahin kafalı güneş ilahlarına; dileyen uçan spagetti canavarlarına; dileyen de tek başına duran, yalnız, suretsiz bir yaratıcıya inanabilir. Bu varoluşta, tüm varsayımların ötesinde herkesin en ufak şüphe duymadan inanabileceği tek şey kendisi değil mi? Geriye kalan her şey bir yalan, bir illüzyon, bir rüya olabileceğine göre, kendi gerçekliğini oluştururken bir insanın sadece kendi düşüncelerine kulak vermesi gerekmez mi?"

"Yazmak, şeytanlarımızı yenmekte bize yardımcı oluyor."

"Ama zamanla bu konuda kendimizi geliştirdik, izlediğimiz filmlerdeki öpüşmelere düşük not verir olduk."

"Ah şu kadınlar, hala porno koleksiyonumuzun video kasetlerden oluştuğunu sanıyorlar, mpeg'lerin, avi'lerin farkında değiller. (Allah'a şükür!)"

"Hayatın tekdüzeliğini yenelim."

"Küçük bir sıfır ne kadar büyürse büyüsün asla bire tamamlanamaz."

"Sıfır yörüngeye girdiği an hiçler yükselecek yoldaş."

"Çünkü hepimiz tek bir hayalin ortaklarıyız."

"Daha önce böyle değildi! Hiçbirimizin hayatı böyle değildi..."

"Bize tarih kitaplarında ilkel insanın zekadan ve ahlaktan yoksun kaba saba bir hayvan olduğu söylenir, ona 'mağara adamı' denir. Devletler ve yasalar olmadan medeni bir hayatın var olamayacağı dikte edilir hep. Sistem olmadan barbarlaşacağımıza dair bir korku yaratılır zihinlerde."

"Hayalgücü. Hayalgücüydü en baştan itibaren insanoğlunu diğer varlıklardan ayıran tek şey."

"İşin gerçeği şuydu ki;  insanoğlu hayalgücünü hayatı renklendirmek, günlerine macera katmak ve dünyayı şekillendirmek için kullanıyordu."

"İyilikle kötülüğün edebi savaşı aslında bizim onlarla savaşımızdır."

"Bir kanıt, bir kanıt, bir kanıta lunaparkım!"

"İnsanların çoğu artık hedefi başkalarınca belirlenmiş birer güdümlü füzedir. Sonunda patladıkları yer uçsuz bucaksız, kimsenin umrunda olmayan bir çöl tepesidir. Arkalarında birkaç parça kemikten başka bir şey kalmaz."

"Ne kadar çok kaçarsan, geri dönüp saldırmak için o kadar fazla gücün olur."

"Biz gerçekliği yeniden yazmak istiyoruz, deli saçması bir gelecek kurgulamak değil amacımız..."

"Kalemler kaybolmaz, gerçekçiler kalemleri toplarlar. Tükenmez kalemleri hemen tükenecek şekilde tasarlarlar. Kurşun kalemlerin uçlarını kırılacak şekilde imal ederler..."

"Kaybolan kalemler, silinen hayaller..."

"Din, hayal dünyalarının yüzüne kapatılan kapının kilididir."

En sevdiğimi en sona sakladım;

"Dünya kocaman bir hayvanat bahçesi olsa hiç ziyaretçisi olmazdı."

17 Nisan 2014 Perşembe

Albatros Süvarisi - Soner Canözer



Esen Kitap tarafından şahsıma gönderilen kitabı okuyup site için incelemem istenmişti. Ben de bir şeyler söyledim hakkında. İncelemeyi Rıhtım üzerinden okumak isteyen olursa şuraya tıklayabilir.

"Bence dünya var oldukça, iyi ile kötünün, zayıf ile güçlünün mücadelesi hep devam edecek. Bu yüzden iyiler ya da mazlumlar her zaman cesur olmak durumunda."
-Soner Canözer

Soner Canözer, müzisyenlik kariyerinin 20.yılını devirmek üzere olan bir sanatçı. Onu çoğunuz, Almora adındaki Senfonik Rock grubunun kurucusu olarak bilir, kısa süre öncesine kadar ben de öyle bilirdim. Fakat artık kendisi yazarlığa da soyunmuş bulunmakta. Albatros Süvarisi adlı fantastik kitabı geçtiğimiz aylarda raflardaki yerini aldı.

Kısaca Müzik Kariyeri

1994'te profesyonel müzik hayatına başlayan Soner Canözer, yurtiçi ve yurtdışında eş zamanlı olarak birçok başarıya imza attı. Albatros Süvarisi dahil olmak üzere toplamda 8 albüm ve 3 adet de single'ı mevcuttur. Bunlardan bazıları Meksika ve Japonya gibi ülkelerde de yayınlanmıştır.

Özgün bir müzik anlayışına sahip olan Canözer, giriştiği her yeni projede bir öncekinin üzerine koyarak ilerlemeyi başarmış ve bununla beraber de birçok platformda ülkemizi çok güzel bir şekilde temsil etmiştir. 2001 yılında Almora'yı kurduktan sonra belirli bir ivme kazanan başarısı, 2009'da kariyerinin 15.yılında Prag Flarmoni Orkestrası ortaklığı ile çıkardığı, "Masalcı'nın On Beş Yılı" adlı albümüyle doruk noktasına ulaşmıştır.

Bestelerini Türkiye'den Cem Adrian,  Hayko Cepkin, Umut Akyürek, Nazlı Deniz Boran, Özge Fişkin, Hakan Aysev gibi sanatçılar seslendirmiştir.

Müzik anlamında böylesine yetenekli sanatçılara ülke olarak gerçekten ihtiyacımız var sanıyorum. Bu ihtiyacımızın belirli bir kısmını gideren Soner Canözer'e de kendi adıma teşekkür etmiş olayım buradan.

"Kişinin inandığı şey, onu büyük bir savaşçıya da dönüştürebilir, bir zavallıya da."

Yazarlığa İlk Adım: Albatros Süvarisi

Canözer'i takip edenler, müzikleriyle bizlere bir şeyler anlatmak istediğini fark edeceklerdir. Sanki zihninde bir dünya kurmuş ve bunu yazarak değil de, müziklerle dışa vuruyormuş gibi hissetmemizi sağlıyor. Ama artık zihnindekilerin kağıda dökülme vakti gelmiş olacak ki, bu sefer sevenlerini bir kitapla selamlıyor: Albatros Süvarisi.

Masalsı bir atmosferin hakim olduğu fantastik bir dünya yaratmış Soner Canözer. Kitap eşliğinde müzikler de dinlenildiğinde, tadına doyum olmayan bir lezzet çıkıyor ortaya. Müzikler demişken, bilmeyenler için hemen bir parantez açalım. Kitapla aynı ada sahip senfonik bir albüme daha imza atmış Canözer. 9 adet şarkının bulunduğu bu albümü dinlerken kendinizi başka diyarlarda bulmanız işten bile değil. Unutmadan şunu da ekleyeyim hemen: Bu albüm, Türkiye'de bir ilk. Yani şöyle ki, bir kitap için bestelenen ilk albüm bu ülkemizde. Şaşırdık mı? Hayır. Çünkü Soner Canözer yapılmayanı yapmayı seven bir sanatçı.

"Adalet için çarpan yürekleri kimse yenemeyecektir." -Denizler Hanı.

Albümdeki besteler, Peter Illenyi yönetimindeki Avrupa'nın önemli ve önde gelen orkestralarından, Budapeşte Senfoni Orkestrası tarafından, Macar Radyo Stüdyoları'nda kaydedilmiştir. Albümde yer alan parçaların isimleri ise sırasıyla şöyledir: Denizler Hanı, Karayel, Kızıl Okyanus, Göç, Dokuzkanat, Albatros Süvarisi, Rüzgarbeyi, Düş Ören, Ak Ayas.

Albümün yanı sıra görsel anlamda da dolu bir kitap var önümüzde. Kitaptaki her bölümün başında, o bölümün önemli bir olayının resmedildiği şahane çizimler karşılıyor bizi. Çizimlerin sahibi ise Taylandlı ressam Chaichan Artwichai.

"...Aşırı güven, kibirden ileri gelir ve kibir denilen elbise ise zifiri karanlıktan dokunmuştur. O elbiseyi giren biri, onu üzerinden çıkarmadıkça gün ışığını ve dahi gerçeği göremez." -Kızıl Baykuş.

Şimdi biraz da kitabın içeriğinden bahsetmek gerek.

Denizlerle kaplı bir diyarda, Yıldızuykusu adındaki bir köyde başlıyor hikaye. İsminin Yıldızuykusu olmasının sebebi ise, gökyüzündeki yıldızların geceleri denize yansıyarak uyuyor hissi uyandırması.

Bu köyde, Günrüzgarı isimli kocasını denizde gerçekleşen bir fırtına yüzünden kaybeden Yıldızyeli adında bir kadın yaşamaktadır. Çocuğunu Alcalar'a (kitapta yer alan uçan fantastik yaratıklardan biri) kaptıran Yıldızyeli, kocasını ve çocuğunu kaybetmiş olmanın acısıyla yaşar çok uzun bir süre boyunca ve tek bir kere bile gülmez. Bir süre sonra oğlundan da ümidi keser fakat oğlu Albatros adlı bir kuş türü tarafından, vahşi Alcaların pençelerinden kurtarılır ve bu küçük bebek gençlik yıllarına dek Albatroslar'ın yanında yaşar. Günün birinde de "Albatros Süvarisi Gök" olup çıkar.

Gök'ün büyüme hikayesi kısaca budur. Annesinden ve köyünden uzakta, Albatroslar'ın yanında hayata tutunur Gök, en yakın arkadaşı ise Dokuzkanat isimli bir Albatros'tur. Zaman zaman Dokuzkanat ile gezintilere çıkan Gök, günün birinde Denizler Hanı'nın Gök Süvariler'i ile karşılaşır ve bu sayede Denizler Hanı ile de tanışmış olur. Hatta ilk defa bir ölümlü bu süvarilerin arasına kabul edilir, o da Gök'tür. İşte bu huzurlu ve yaşanması keyif veren günler kısa sürede yerini karanlık ve kasvetli bir havaya bırakacaktır. Alacakaranlık Beyi'nin açtığı savaş hem Gök Ülke'yi hem de Deniz Ülke'yi büyük bir yıkımın eşiğine getirecektir.

"Biz Gök Süvariler, intikam için değil adalet için savaşırız. Bir yaşamı değerli kılan gaye, öç değil adalettir." -Denizler Hanı.

Soner Canözer'in kitap boyunca vurguladığı en önemli şey ise adalet. Kısaca, kitabın temel noktası ve okura empoze edilmek istenen şey bu. Adaletin bulunmadığı bir yerde nasıl da düzenin alt üst olduğuna şahit oluyoruz. Adaletin, yaşamda değerli olan tek şey olduğunu söyleyen Canözer, kurguladığı dünyayı bunun üzerine inşa etmiş. Kitabı okuyup bitirdikten sonra, içerisinde bulunduğumuz bu kasvetli günlerde adalete ne denli ihtiyacımız olduğunun bir kez daha  farkına varıyoruz. Bu hususu bizlere böylesine tatlı bir macera eşliğind hatırlattığı için de Canözer'e bir kez daha teşekkür etmek gerekiyor.

"Albatros Süvarisi'ni iki yıl önce yazmaya başladığımda, aklımda bozkır kültüründen beslenen epik bir öykü oluşturmak vardı," diyor kitabın yazarı Soner Canözer ve devam ediyor: "Kendimi bildim bileli, destanlar ve masallar ilgimi çekmiştir. Bence masallar, söylenceler, destanlar ve mitoloji halk kültürünün en önemli öğeleridir. İnsanlar çağlar boyunca üstesinden gelemedikleri haksızlıkları, acıları, destanlar ve masallar yoluyla dile getirmiştir. İyilerin kazandığı bir dünya hayaline sığınmıştır insanoğlu. Bu şekilde düşüncelerine güç, yüreğine umut vermiştir. Ben de kitabı yazmaya başlarken bu çizgide bir hikaye üretmek ve bunu insanlarla paylaşmak isteğindeydim. Çünkü yaşadığımız toplum ve dönem, adaletsizliklerle dolu ve bu yüzden bu çağda da hala destanlara ve iyilerin kazandığı öykülere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum."

Yukarıdaki paragraftan da anlaşıldığı üzere, kitabın ortaya çıkış hikayesi kısaca budur. Okuduktan sonra yazarın bu düşüncelerini başarılı bir şekilde ortaya koyduğuna şahit olacaksınız.

Özetle: "Adalet" temasının başarılı bir şekilde işlendiği, iyi ve kötünün destansı savaşının masalsı bir şekilde anlatıldığı, çizimleri ve müzikleriyle de içeriğinin zenginleştirildiği, usta bir sanatçının elinden çıkma keyifli bir okumalık: Albatros Süvarisi.

İyi okumalar dilerim.

"Yaşamınızda kıymetli bir şey varsa o da adalettir."

15 Nisan 2014 Salı

Tolkien'den Hobbit Resimleri


İlk elime aldığımda şöyle göz ucuyla bakınmış ve gerçekten kaliteli bir çalışma olduğunu dile getirmiştim.

En baştan başlayıp, hiç acelem yokmuş gibi, yavaş yavaş son sayfaya dek geldim. Birkaç saatlik Orta Dünya gezintimden gerçekten büyük bir keyif aldım.

Yüzden fazla eskiz ve resim, en ince ayrıntısına dek açıklanarak okura sunulmuş. Bu açıklamaları hazırlayan kişiler tam anlamıyla Tolkienist bir beyne sahipler. Bir resmin eskizlerinin ardından son halini almasına dek geçen süreyi, o arada Tolkien'in neler yaşadığını, yayıneviyle ne gibi diyaloglara girdiğini o kadar güzel anlatmışlar ki, insan Tolkien'den sonra Wayne G. Hammond ve Christine Scull'a da hayran kalıyor.

Resmen 1920'li, 30'lu yıllara yolculuk yapıp Tolkien'in neler yaşadığına, yazdığı eser için yıllarca çırpınıp onu resimlerle süslemesine şahit oldum. Yayınevinin de Tolkien'den ne kadar memnun olduklarını anlamış oldum böylelikle. Tolkien'e duydukları saygıdan ötürü, o ne derse, "evet üstat, gene sen haklısın," der gibi kenara çekiliyorlar ve Tolkien'in, Hobbit'i süslemesi için gereken imkan ve zamanı tanıyorlar. Bu müthiş bir şey!

Profesyonel bir ressamdan Tolkien'e gelen "Hobbit kitabı için resimler çizebilirim" teklifini Tolkien'in uygun bir dille nasıl geri çevirdiğini de öğrenmiş oldum. Kitapta yer alan çizimlerin tamamının her ne kadar amatör olduklarını kendisi de kabul etse de, profesyonel bir ressamın çizimlerinin yanında, kendisinin çizmiş olduklarının çok sırıtacağını dile getirerek reddediyor. Bu sayede kendini eleştirip ressamı övüyor fakat gene de en iyisinin kendi hayal gücüyle çizdiği resimler olduğunu söylüyor. Bence çok iyi düşünmüş Tolkien. Bu durum, kendi eserine ne denli sahip çıktığına bir delil niteliğinde aslında.

Yani Tolkien yalnızca bir eser yazmakla kalmamış, yıllarca onunla yaşamış, resimlerle süslemiş, hatta kapak şömizini bile kendisi hazırlamış. Evet, çok şaşırtıcı. Gerçek anlamda kalbi Orta Dünya'da atanların kaçırmaması gereken bir hazine.

Son sayfayı da kapadığımda Hobbit'i tekrar okumuş gibi oldum desem hiç de yanlış olmaz. Önce bu güzide eseri hazırlayanlara, sonra da dilimize kazandıran İthaki'ye teşekkürler!

12 Nisan 2014 Cumartesi

Bir Zamanlar Anadolu'da


Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan
Senaryo: Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan, Ercan Kesal
Yapım: Türkiye, Bosna Hersek
Tür: Dram, Polisiye
Süre:150 dakika
IMDb Puanı: 7.8
Oyuncular: Yılmaz Erdoğan, Taner Birsel, Muhammet Uzuner, Ahmet Mümtaz Taylan, Fırat Tanış, Ercan Kesal

Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes Film Festivali'nde Büyük Ödül'ü kazandığı "Bir Zamanlar Anadolu'da", 2011 yapımı bir polisiye dram (ve yol) filmi.

Başrollerini Yılmaz Erdoğan, Taner Birsel, Muhammet Uzuner paylaşıyor. Ahmet Mümtaz Taylan, Fırat Tanış ve Ercan Kesal gibi oyuncular da kadroda yer alıyorlar. Yılmaz Erdoğan ilk kez kendi projesi olmayan bir filmde karşımıza çıkıyor. Ceylan gibi üst düzey bir yönetmenden teklif geldiğinde karşı koyamamış olacak ki, rolü kabul etmiş Erdoğan ve filmin gücüne güç katmış.

Filmin süresi 150 dakika fakat bu zaman diliminin ilk 80 dakikası gecede geçiyor. Hatta öyle ki, bir an filmin tamamının bu şekilde olabileceği izlenimine kapılıyorsunuz. Hemen bir parantez açıp gece çekimlerinin çok başarılı olduğunu ekleyeyim. Karanlık, kasvetli, boğucu bir Anadolu havası ile selam veriyor bizlere Nuri Bilge Ceylan.



Bu 80 dakika süresince uzun sekanslar, doğadan manzaralar ve üç adet araba görüyoruz sürekli. Arabanın içerisindekiler bir yerden bir yere gidiyorlar ve belli ki bir şey arıyorlar. Polis, doktor, savcı, katil zanlıları, şoförler ve jandarma. Müziğin dahi olmadığı, bol diyaloglu sahneler izliyoruz ve filmin yarısına kadar gizem havası hakimiyetini yitirmiyor. Bir Zamanlar Anadolu'da bir "festival filmi" olduğundan, tüm bu detayların hepsini hoşnutlukla karşılıyoruz.

Filmi izleyip de sıkıldım diyenler işte tam bu esnada kendilerini ele vermiş oluyorlar. Böylesi harikulade bir filmden sıkılmak bence çok saçma. Bulmuşsun güzelim filmi, otur ve izle, daha ne diye şikayet ediyorsun? Ama yok, illa bir kusur bulacak. Her neyse.

Ben tek bir dakikada dahi sıkılmadım izlerken. Çok temiz bir iş çıkarmış Ceylan, gerek senaryo anlamında, gerek sanat yönetimi gerekse mekanlar bazında. Oyunculukların da etkili olduğunu eklersek zaten bu filme kötü demek pek de mümkün olmuyor.



Bir ceset aranıyor gecenin karanlığında bu ekip tarafından. Öldüren kişiler suçlarını itiraf etmişler ama ortada ceset yok. Bu arayış, ceset bulunana dek sürecektir ve bulunduğunda ise herkes üzerine düşen görevi yapacaktır. Aslında herkesin istediği de tam olarak budur. Bir sonbahar günü, bu çorak topraklarda, arabalarla bir o yana bir bu yana sürüklenmektense, cesedin bir an önce bulunması ve herkesin işine odaklanması daha iyi olacaktır.

Ekibin dinlenmeye karar vermesi ve konaklamak için yakındaki bir köye gitmelerinin ardından hikaye biraz daha açılıyor ve köydeki sahnelerde Anadolu insanının sıcaklığına şahit olmak, hikayede kendimizden bir şeyler bulmamızı sağlıyor. En azından büyük şehirlerde doğup büyümeyenler, o dağ ve köy havasını teneffüs etmiş olanlar için.

Hiç doğmayacakmış gibi duran güneş doğduğunda hikayenin ikinci kısmı başlıyor ve gizemler bir bir çözülüyor. Ceset bulunuyor ve o andan sonra izleyeceklerimiz de ceset odaklı oluyor. Ama bu, bir yandan da tüm karakterlerin hikayelerini ayrı ayrı öğrenmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Bire bir öğrenmesek de, hissediyoruz, ki bu da bir yönetmenlik başarısıdır nezdimde.

Doktor ve Savcı arasında geçen diyaloglara özellikle dikkat etmek gerek. Savcının anlattığı hikayeye doktorun sorularıyla zaman zaman geri dönüyoruz ve bu şekilde savcının hikayesi de finalde bir netlik kazanıyor. Doktor ise okumuş, entellektüel bir adam olarak Anadolu'nun bu ücra köşesinde görevini yerine getiriyor fakat sürekli gergin ve bir düşünme hali içerisinde. Ayrılmış olduğu eşinin izlerini, karşına çıkan kadınlara bakışından anlamak mümkün.

Filmin sadece bir sahnesinde müzik var, o da yağmur yağdığı bir esnada, arabalarla yola devam eden ekibin derin sessizliğiyle ve filmin ruhuyla çok güzel bağdaşan türden bir şarkı:  Allı Turnam, Neşet Ertaş. Tek kelimeyle müthiş bir sahneydi.



Elmanın daldan düşüp akan suyla beraber yuvarlanıp gitmesi, çavdar tarlalarının ve yaprakların rüzgarın da yardımıyla dans etmesi, gecenin karanlığında bir trenin geçip gitmesi, köy evinde muhtarın kızının çay servisi yaptığı bölüm, babası ölmüş olan bir yetim çocuğun koşarak topu oyun oynayan çocuklara geri atması gibi etkileyici sahneler de barındırıyor film. Özellikle filmin final sahnesi, tüm bu sahnelerden daha etkileyici:

Ceset bulunmuştur ve otopsi işlemi yapılmaktadır. Görevli cesedin içini açmakla meşguldür. Ve bu işlem esnasında çıkan sesler ile, okul bahçesinde oyunlar oynayan çocukların sesleri birbirine karışmaktadır. Film de böyle sonlanıyor işte. Evet, bir yerlerde insanlar ölüyor, hayat bazı kişiler için o anlarda duruyor fakat bir yerlerde de hayat devam ediyor. Ölüm de, yaşam da hayatın birer parçası. Hatta en önemli iki parçası. Böylesine vurucu bir sahneyle bitiyor bu uzun, izlemeye doyum olmayan film.

Nuri Bilge Ceylan, sinemamızda çok önemli yeri olan bir yönetmen ve "Bir Zamanlar Anadolu'da" ise onun, kelimenin tam anlamıyla şahlanışını simgeliyor. Sinemamızın da çok güçlü filmlerinden biri konumunda.

İzleyiniz.

10 Nisan 2014 Perşembe

OZ 3. Sezon

Dizinin üçüncü sezonu da bitti. Sezonsal olarak yolu yarıladım ama bölümsel olarak henüz yarısına gelmedim. Ama kesin olan bir şey var ki, bu şaheserden yirmi dört bölüm izledim.

"OZ" diyor birçok karakter sezonun hemen başında, yani on yedinci bölümde. Daha sonra ise Augustus Hill sezon açılışını yapıyor. Karakterler bir bir kadraja giredursunlar, biz de özlediğimiz o Em City atosferine kavuşuyoruz.

Üçüncü sezon ilk iki sezonla kıyaslamaya kalksam başarılı olamam sanırım. Bu yüzden şimdilik karşılaştırma yapmak istemiyorum çünkü izlediğim tüm bölümler çok güzeldi, hiçbirine kötü diyemem. Fakat bu sezonun öncekilerden ne farkı vardı derseniz, işte onlardan ve içerikten biraz bahsedebilirim.

Bu sezonda OZ'un adı değişiyor, ufak bir ekleme yapılıyor tabelaya lakin Augustus Hill'in de dediği gibi bu çok da önemli bir husus değil. Hapishane yine aynı hapishane, karakterler yine eskisi gibi, yani pek fark yok. Bunun haricinde hapishane yönetiminin almış olduğu bir kararla boks maçları düzenleniyor ve gönüllü mahkumlar, tüm hapishanenin seyirci olduğu bir alanda, ringde kozlarını paylaşıyorlar.

Böylesi bir yeniliğin OZ'da olması gerektiği gibi işleyeceğini kim iddia edebilir? Tabii ki her maç için bahisler açılır, paralar yatırılır ve bu şekilde müsabakalar daha heyecanlı bir hale gelir. Bahis ve OZ kelimeleri yan yana gelirse ne olur peki? Tabii ki bahisler adilce işlemez ve çeşitli hileler yapılır. Ryan O'Reily'i bu anlamda örnek gösterebilmek mümkün. Kardeşi Cyril ile birlikte hapishanede başka İrlandalı bulunmadığından ve kendilerini diğer mahkumların gözünde güçlü kılmak adına, şampiyonadan kardeşinin birinci çıkması için elinden geleni ardına koymaz. Cyril'in dövüşeceği kişilerin sularına hapishanenin revirinden çaldığı ilaçlarla uyuşturucu katıyor ve böylelikle Cyril çıktığı tüm müsabakalardan galibiyetle ayrılıyor! Bunun sonucunda da hem İrlandalı gücü artmış oluyor hem de O'Reily bahisleri kazanarak parasını katlıyor. Evet, O'Reily'nin sinsi, iki yüzlü ve zeki olduğunu söylemiştim.

Hapishaneye bu sezon gelen ve müslümanların safında yer alarak güçlü bir karakter portresi çizen Hamid Khan'i ilk başlarda sevmiştim fakat Said'e yaptığı yamuktan sonra bir anda gözümde değeri düştü. Cyril'in yumrukları sebebiyle ringde bayılması ve beyin ölümünün gerçekleşmesi ise, ne olursa olsun üzmüştür beni. Karakterlere kısa sürede alışıyoruz, öldüklerinde ise üzülüyoruz ister istemez.

Em City'nin yönetiminden sorumlu kişi olan Tim McManus, hapishaneye gelen yeni kadın gardiyanla olan ilişkisinin ardından tecavüzle suçlanıyor ve bu kadın durduk yere McManus'ın başına iş açmış oluyor. Bunun haricinde Adebisi'nin zorlamasıyla Kenny de McManus tarafından tecavüze uğradığını söyleyerek şikayeçi oluyor ve durum daha karmaşık bir hale geliyor. Mcmanus bence iyi bir adam ve bu tip suçlamaları da hak etmiyor. Umarım başına bir şey gelmez.

Simon Adebisi, Kareem Said

İlk sezondan itibaren zaman zaman kadraja giren bir diğer karakter ise Shirley Bellinger. Evet, kendisi OZ'daki nadir kadınlardan biri ve bence en güzeli. Ruh sağlığı pek yerinde olmayan bu kadın, içerisinde çocuğunun da olduğu bir arabayı göle sürmesi ve ölümüne sebebiyet vermesiyle OZ'a girmiş durumda. Cezası ise idam. Fakat bu sezonda onun hakkında önemli bir gelişme yaşanıyor: Shirley'nin idamına çok kısa bir süre kala hamile olduğu anlaşılıyor ve tüm itirazlarına (ölmek istemesine) rağmen idamı doğumdan sonraya erteleniyor.

Favori karakterim olan Miguel Alvarez'in latinlere kendini kanıtlaması için gardiyanın gözlerini çıkarması gerekiyordu, ikinci sezonun sonunda bunu yapmıştı hatta üçüncü sezonda gördük ki, bu bir işe yaramadı. Yine dışlandı ve hatta ölümle tehdit edildi. Zaten Alvarez geç de olsa yaptığı hatanın farkına vardı ve gözlerini çıkardığı gardiyanla yüzleştiği sahnede de bunu bizlere hissettirdi. Tecritte geçirdiği uzun zamandan sonra tekrar Em City'e gelmesi, bir cinayet daha işlemesine, Carlo Ricardo'nun ölümüne sebebiyet verdi. Hoş, Ricardo'yu öldürmeseydi bu sefer o onu öldürecekti. En sevdiğim karakteri üçüncü sezon boyunca ağız tadıyla izleyememek şahsımı üzmüştür ama henüz ölmemiş olması ve diğer sezonlarda da izleyecek olmam şimdilik kafidir.

Beecher-Keller-Schillinger üçlüsü arasında da yine bir sürü olay yaşandı sezon boyunca. Schillinger'ın oğlu da OZ'a düştü ve Beecher'ın planları doğrultusunda gitti gencecik çocuk, üzülmedim değil. Ama Beecher'a yakışmadı bu, oğlundan değil, babasından intikam alması daha iyi olacaktı. Beecher şu Keller'e yine kandı ya, daha da bir şey demiyorum. Umarım tekrar başına bir şey gelmez. Ayrıca Beecher'ın müslüman oluşu ve Said'le takılmaya başlaması da, üzerinde durulması gereken çok önemli bir nokta. Sezon finalinden bir önceki bölüm Müslümanlar ve Aryan Kardeşliği'nin (Naziler) kapışması ise sezonun zirve noktasıydı bence. Yani o şekilde noktalansaydı sezon, itiraz etmezdim.

Buna ek olarak, sezon finali de hiç yabana atılacak gibi değildi. Simon Adebisi önderliğindeki siyahlar ve siyahlara karşı Latinlerin, İtalyanların, Nazilerin ve İrlandalıların, yani tüm beyazların bir araya gelmesi çok korkutucu şeylerin yaklaştığının habercisi. OZ'da ırkçılık almış başını gidiyor zaten, bu tablo da dördüncü sezonda kıyametin kopacağına işaret olabilir. En azından ben böyle yorumluyorum ve siyah-beyaz çatışmasını izleyeceğimi öngörüyorum.

Bu sebeple de bir an önce dördüncü sezonu izlemek istiyorum fakat yine de diziyi bir anda tüketmek gibi bir amacım bulunmamakta. Yavaş yavaş, sindire sindire izlemek daha keyifli.

Ne de olsa OZ, bir televizyon efsanesi.

Şimdilik - Muzaffer Tayyip Uslu



İtiraf etmeliyim ki Muzaffer Tayyip Uslu'yu, (ve doğal olarak Rüştü Onur'u) oyunculuğunu, yönetmenliği ve kendisini ayrı ayrı sevdiğim Yılmaz Erdoğan'ın, çok konuşulan, çok sevilen ve çok sevilmeyen filmi "Kelebeğin Rüyası" ile tanıdım.

Tek tük şiir kitabı okuduğum olurdu önceden fakat günün birinde içten içe şiire ilgimin artacağını biliyordum, işte o günler geldi çattı ve şiir benim için daha fazla şey ifade etmeye başladı. İşbu sebeple İkinci Yeni falan okumaya başladım ve saire.

Film sayesinde tanıdığım bu iki genç şairin hayatları beni çok etkilemişti, filmi de çok sevmiştim üstelik. Ve sık sık alışveriş yaptığım kitapçıda denk gelince, "alıp okuyayım artık yahu," dedim, aldım ve okudum.

Kitaba önsöz yazan Muzaffer Soysal, Muzaffer Tayyip Uslu'nun yakın arkadaşıdır ve gelen rica üzerine bu teklifi değerlendirerek önsözü kaleme alır. Muzaffer Soysal'ın önsözde sarf etmiş olduğu şu cümle çok hoşuma gitti: "Şiir üzerinde araba dolusu söz söylemek neye yarar? Şiirin kendisi güzel ve cana yakın olmalıdır ki en katı yüreklilere bile tesir edebilsin. Ondan uzun uzadıya bahsetmek asıl davanın elden kaçırılmasına sebep olabilir."

Ve yine Muzaffer Soysal'ın söylediği şu cümle anlatıyor birçok şeyi: "Bu bakımdan, zevkine ve anlayışına eskidenberi hürmet ettiğim arkadaşımın bu küçük kitabını, iyiye ve güzele giden bu sanat yolu üzerinde atılmış kuvvetli ve samimi bir adım sayıyorum. Hemen şunu da ilave edeyim ki, Şimdilik, isminden de anlaşılacağı gibi, bir netice değil, bir "başlangıç"tır."

Görüldüğü üzere, bu kitap genç şairimiz Muzaffer Tayyip Uslu'nun edebiyat dünyasına adım attığı ilk "şey"i simgeliyor. Şimdilik, diyor Uslu, bu kadar. Ama devamı gelecek diyor. Daha çok şey yaşayacak bu beden ve daha çok şiir yazacak bu eller. Ama maalesef ki olmuyor. Çağın kanseri onu bu dünyadan alıp götürüyor. Yazacağı muhtemel nice güzel şeyler de o anda silinip gidiyor. Önce şair arkadaşı Rüştü Onur, sonra da kendisi. Genç yaşta yitirdiğimiz iki güzel, yetenekli şair.

Şiirleri haricinde gazete ve dergilerde yayımlanmış olan birkaç yazısı da mevcut kitapta. Onlardan birinde şöyle diyor Muzaffer Tayyip Uslu, ölen şair arkadaşı Rüştü Onur için: "Rüştü ölmüş... Ve ben daha şimdiden insanları yorulmadan sokakları yorulan bu küçük şehirde yalnızlığımı hissetmeye başladım." Üzücü.

Bu yazılar vesilesi ile Uslu'nun şiirde teşbih ve mecazlara karşı olduğunu da öğrenmiş oldum. Ve bence haklı da. İşte o cümlesi: "Şair harcıalem şeylere teşbih ve mecazlarla layık olmadığı bir değeri vermek için çabalayan bir sahtekar değil, bulanık düşünceleri berraklaştıran hakikat arayıcısıdır."

Ve şiir hakkında söylediği diğer birkaç cümle:

"İşte şair düşüncelerini en güzel şekilde ifade eden kimsedir."

"Şiir kelimelere tasarruf etme sanatıdır."

"'Şiirde insanı aramak' mürteci kafalı şovenlerin yaygaralarına ve terbiyesizce saldırmalarına kulak asmayarak sırf Türk edebiyatının selameti için insanı aramak... İşte genç Türk şairlerinin parolası."

Bu kısacık kitabındaki şiirlerini okumaktan büyük bir keyif aldım. Bazılarını Kelebeğin Rüyası'nda da duymuştuk zaten. O kadar naif, o kadar hüzünlü ama bir o kadar da neşe doluydu şiirleri. Şikayetçi olduğu şeyleri kağıda dökerken unutmadığı ve bizlere de sıklıkla hatırlattığı bir şey var. İşte onu şu dizeleriyle dile getiriyor Muzaffer Tayyip Uslu:

Şöyle bir etrafıma baktım,
Baktım ki yaşamak güzeldi hala.

Bence tanımalısınız bu genç ve ölümsüz şairimizi.

O, yalnız şiir yazardı.*

Çocukluğun Soğuk Geceleri - Tezer Özlü



İlk defa okuduğum Tezer Özlü'ye, ilk romanı "Çocukluğun Soğuk Geceleri" ile başlama kararı almıştım kısa bir süre önce. Ve nihayetinde bu kısa "romancık"ı okuyup bitirdim. İtiraf edeyim, fazla vaktimi almadı. Fakat bir şey daha itiraf edeyim, bittiği andan itibaren etkisi hala sürmekte. Kısa ama ağır bir kitap Çocukluğun Soğuk Geceleri".

Edebiyatımızın nostaljik prensesi olduğu söylenir Tezer Özlü'nün, ne kadar erken kaybettiğimiz, genç yaşta "daha yazacağı çok şey varken" öldüğü ve bu fani dünyadan "gittiği" konuşulur birçok yerde, birçok kişilerce. Edebiyatı seven kişiler zaten bilirler bu cümleleri fakat bilmekle yetinirler, günün birinde Tezer Özlü'yü okuduklarında ise işte bu cümleler birer birer anlam kazanırlar.

Bu andan sonra, yazar okunduktan, yazdığı şeyler ve kendisi sevildikten sonra, sıklıkla duyulan lakin duyulduğu anda hiçbir anlam ifade etmeyen, anında unutulan bu cümleler bir anda hiç olmadıkları kadar değerlenirler gözümüzde. Duyup unuttuğumuz o cümleler, beynimizin bir tarafına kazınırlar zamanla.

Ve işte tüm bu olanlardan sonra ise, ölümün ne kadar acı bir şey olduğu, herkes gibi kendinizin de bir gün öleceğinizin farkına vardığınız o korkunç anda, hatıralar üşüşür başınıza. Anılar ağırlaştıkça ağırlaşır, taşıyamaz olursunuz. İçten içe yiyip bitirir sizi tüm o yaşanmışlıklar. Ölümdür aslolan, kalan her şey fani.

Keşke daha çok yaşasaydı ve daha nice eserler kazandırsaydı bizlere Tezer Özlü, insan merak etmiyor değil ileride yazması muhtemel şeyleri. Sözün özü şudur ki, etkilendiğim bir kitap oldu Çocukluğun Soğuk Geceleri ve Özlü okumak için de güzel bir başlangıç oldu benim için.

Konudan ve anlatılanlardan bahsetmeyeceğim bu sefer.

Okuyunuz.