22 Mart 2014 Cumartesi

Dexter (4.Sezon)

Spoiler dolu bir analiz olduğunu belirteyim. Ve yazı üç ay önce yazılmıştır.

3.sezonun durgunluğundan sonra 4.sezon ilaç gibi geldi desem yeridir herhalde. Daha ilk bölümde Dexter'ın kaza yapması bu sezonun iyi olacağının habercisi gibiydi. Dexter Morgan'ın en şanssız dizi karakterlerinden birisi olduğunu da bu sezonun sonunda daha iyi anlamış oldum. İstisnasız her bölümde başına gelen aksaklıklardan dolayı çekmediği kalmadı Dexter'ın.

2.sezondan hatırladığımız Frank Lundy'nin emekli olduğunu ve yıllardır aranan bir katili bulmak amacıyla Miami'ye geri döndüğünü öğreniyoruz. 2.sezonun sonunda Debra'yla ilişkilerini yarıda kesip işine dönmüştü Lundy ve onun geri dönmesi de en çok Debra'yı etkiledi tabii ki. Anton'la yeni bir ilişkiye başlayan Debra, Lundy'nin geri dönmesine karşı koyamayarak tekrar Lundy'nin kucağına atar kendini. Ve bunu Anton'a açıkladığında ise Lundy'le yeni bir ilişkiye yelken açmış olurlar. Artık Debra için her şey daha güzeldir. Olması gerektiği gibidir. Bir problem yoktur. (mu acaba?)

Debra ve Lundy bir silahlı komploya kurban giderler. Lundy'nin ölümünü an ben an seyreden Debra ağır yaralanır. Bu durum Debra'yı derinden etkiler. Lundy'nin katilini bulmak için hırslanır.

Bu olay haricinde, Lundy'nin yıllardır peşinde olduğu "Üçlemeci Katil" olarak adlandırılan kişi üzerine kurulu 4.sezon. Bölümler ilerledikçe Üçlemeci'yi Dexter'ın masasında görme isteğimiz hat safhaya ulaşıyor. Dexter Üçlemeci'yle yakın arkadaş olup avına sinsi sinsi yaklaşadursun, izleyiciler olarak bizim de heyecanımız her yeni bölümde gittikçe artıyor. Neyse ki sezon finalinde olay noktalandı da biz de derin nefes almış olduk. Şunu da eklemek gerek: Dexter ilk defa bir masumu öldürüyor bu sezonda. Tabii ki yanlışlıkla olur ama bu durum Dexter'ı etkiler çünkü Harry'nin kurallarının dışına çıkmıştır.

Dexter'ın öldürmek için en çok uğraş verdiği kişi Üçlemeci kod adlı Arthur Mitchell'dir aynı zamanda. Kendisini Kyle Butler olarak tanıtarak giriyor Üçlemeci'nin hayatına ve sezon finaline çok az bir süre kala da Dexter'ın gerçek kimliği açığa çıkıyor. Arthur'la Dexter'ın karşı karşıya geldiği "Hello, Dexter Morgan" adlı sezon finalinden bir önceki bölüm, sezon finalinin ne kadar dolu dolu geçeceğinin özetiydi bir nevi.

Öyle de oldu. Sezon finalinde beklediğimiz birkaç şeyin olması dışında, beklemediğimiz başka bir şey daha oldu. Bittikten sonra uzun bir süre etkisinden çıkamayıp ekrana aval aval bakmamızı sağlayacak türden bir şey hem de.


Rita ölüyor, evet. Hem de Dexter'ın uzun bir süre Üçlemeci'nin peşinde gezip onu öldürdükten sonra normal hayatına dönebileceğini düşündüğü anda. Bir de ne görelim, küvetteki Rita'nın cansız bedeni. Peki kim öldürmüş? Dexter'ın gerçek kimliğini ortaya çıkaran Üçlemeci.

Yıkılır Dexter. Harrison'ı kucağına alıp gözlerinin dolduğu sahne eminim birçok Dexter izleyicisinin de gözlerinin dolmasına sebebiyet vermiştir. Ayrıca Harrison'ın yerde kan gölünün ortasında oturup ağladığı sahne de bizlere Dexter'ın küçüklüğünü hatırlatması açısından son derece önemliydi.

Son olarak birkaç şey daha söylemek gerek.

Miami Metro'da Dexter'ın ekip arkadaşı olarak tanıdığımız Quinn'in sevgilisi Christine adlı kadının, Üçlemeci'nin kızı olduğu gerçeği izleyicileri tamamıyla ters köşeye yatırmıştır. Ayrıca Lundy'nin ölümüne sebep veren silahlı saldırıyı gerçekleştiren kişi de bu kadındır. Quinn için de son derece beklenmedik olan bu olay sezonun ilginç yanlarından biriydi. Christine'nin hapse girmemek için initiharı göze aldığını da hatırlatmakta yarar var. Amacı babası Arthur Mitchell'i korumaktı ama başarılı olamadı.

Bir diğer ilginç nokta ise Maria Laguerta ve Angel Batista'nın evlenmeleri. Sevgili olarak devam etmeleri taktirde aynı çalışma ortamında bulunamayacaklarının kendilerine izah edilmesi sonucunda evlenmeye karar verdiler, hatta bu olay çok hızlı bir şekilde cereyan etti ve şahit olarak da Dexter'ı uygun gördüler. Angel'in, Dexter'ı apar topar iş yerine çağırışı ve Dex'in verdiği tepki ise görülmeye değerdi.

Masuka ise gene diziye renk katmaya devam ediyor. Özellikle Debra'yla atışma sahneleri ayrı bir güzel.

Böylelikle diziyi yarılamış oldum. Önümde 4 sezon daha var, bu sevindirici. Bundan sonraki sezonları merak etme katsayım ise bir hayli artmış durumda.

4.sezon gözümde 2.sezonu da geride bıraktı ve şu anlık sezon sıralamam şöyle:

4 - 2 - 1 - 3

Okuma Şenliği Bahar 2014

Uzaktan takip ettiğim bir etkinliğe bu sefer ben de katılma kararı aldım.

Pinuccia'nın Kitapları adlı blogun ev sahipliği yaptığı bu etkinlik 15 Mart-15 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecekmiş, ben bir hafta geç katılacağım ama olsun, sorun değil. Böylesine eğlenceli bir organizasyonun havasını ben de teneffüs edeyim bir kez. Belki bu sonrakiler için de güzel bir başlangıç olur, kim bilir?

Etkinlik hakkında detaylı bilgiye ulaşmak isteyenler şuraya tıklayabilirler. Ben de sözü daha fazla uzatmadan listemi hazırlayayım.

1.Tavsiyelerine güvendiğim bir kişinin önerdiği kitap (En az 200 sayfa). 10 puan.
Bu kategoriden iki kitap okuyacağım ben. Birisi çok sevdiğim okuyanpenguen'in önerisi olan Çırılçıplak Aşk - Aret Vartanyan, diğeri ise artık aktif bir şiir okuyucusu olacağım için kendisine şunu mu, şunu mu, yoksa şunu mu okuyayım diye sorduğumda, bana bir öneri sunan kitap kurdu bir arkadaşım sayesinde Büyük Saat - Turgut Uyar. Eğer bu kategoride şiir kitabı geçersizse Büyük Saat'i elerim.

2.Bir şiir kitabı (Sayfa sınırlaması yok). 15 puan.
Önceden de bir sürü şiir kitabı okumuş olmama rağmen, artık İkinci Yeni'ye ağırlık vermenin zamanı gelmiştir diye düşünüyorum ve bu kategorideki tercihimi Cemal Süreya'dan yana kullanıyorum: Sevda Sözleri.

3.Herhangi bir edebiyat ödüllü kitap (En az 200 sayfa). 15 puan.
Bu kategoride de iki kitap okumaya karar vermiştim fakat sonra vazgeçip tek kitaba indirdim. Tercihimi ise Yann Martel'den yana kullandım: Pi'nin Yaşamı (2002/Man Booker). Filmini çok severim ve yanılmıyorsam üç kez izledim. Normalde uyarlamaların önce kitabını okurum lakin bu bir istisna.

4.Bir öykü kitabı (Sayfa sınırlaması yok). 15 puan.
İki romanını da okumuş olduğum sevdiğim bir yazar Doğu Yücel. Özellikle Varolmayanlar'ı her fantazya okuru okumalı, olağanüstüydü bence. Şehir fantazyası olduğunu da ekleyeyim hemen. Yücel'in okumadığım tek kitabı bir öykü kitabı olan Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları. Baskısı tükendiği için uzun zamandır arıyordum ve kısa süre önce bulmuştum. Tercihim budur.

5.Adında bir çiçek adı olan veya "çiçek" kelimesi geçen bir kitap (En az 200 sayfa). 20 puan.
Zorlandığım bir kategori oldu bu ve aksine tam uyacak bir kitabı iki hafta önce okuyup bitirmiştim.* Her neyse, şimdi yeni bir tane seçmek zorundayım. Ve sanırım buldum da. Bir şiir kitabı bu da, bu sefer ki Özdemir Asaf'tan: Çiçek Senfonisi. Umarım şiir kitabı da geçerlidir bu kategori için.

6.Bugüne dek hiçbir kitabını okumadığım bir kadın yazardan kitap (En az 200 sayfa). 20 puan.
Bu kategori sayesinde kitaplığımdaki kadın yazarların azlığını fark ettim ve dehşete düştüm! Yok değil, var, fakat LeGuin, Rowling, A.S. Byatt, Gülşah Elikbank gibi yazarların kitaplarını okudum. Dünya klasiklerine henüz göz atmadım (onların yeri farklı) ama ben okuyacağım kitabı buldum sanırım: Çocukluğun Soğuk Geceleri. Uzun zamandır okumak istiyordum Tezer Özlü'yü ve bu sayede ilk romanıyla başlamış olacağım, heyecanlıyım. Hemen yarın alıyorum kitabı.

Yazıyı yayınlamamın üzerinden 19 gün geçmiş ve ben anca şimdi fark ediyorum. E Çocukluğun Geceleri 100 sayfanın bile altında? Ben de almış, okumuş, bitirmiş ve üzerini çizmek için gelmiştim güya. Tüh. Dikkatsizlik. Şimdilik kalsın bakalım bu kategori, başka bir kitap bulunca güncellerim.

Bir dikkatsizlik sonucu Tezer Özlü okumuştum (kesinlikle pişman değilim) fakat elemek zorunda kalmıştım. Bu kategoride Jo Walton imzalı Ötekiler Arasında tercihimdir.

7.İlk kitabı 2010 veya daha sonrasında çıkmış bir yazarın kitabı (En az 200 sayfa). 20 puan.
Biraz düşündüm ve aslında bu kategoriyi tamamlamış olduğumu fark ettim. Bu sayede etkinliğe geç katılma durumum da ortadan kalkmış oluyor sanırım. Çünkü tam ayın 15'inde okumaya başladığım Albatros Süvarisi, Soner Canözer adlı müzisyenimizin ilk kitabı ve çok kısa bir süre önce çıktı. Vikitap adresimden tarih kontrol edilebilir.* Aslında bulabilirdim başka bir kitap fakat seçtiklerime baktığımda birçoğunun tuğla ebatlarında olduğunu fark ettim ve bu sayede kendimi bir kategoriden soyutlamış oldum.

Edit: Albatros Süvarisi 200 sayfanın altındaymış, yani geçersiz sayılıyor. Bu yüzdendir ki yeni tercihim sevdiğim bir ağbim olan M. İhsan Tatari. İlk kitabı Yemin ve Öç, 2010 yılında yayımlandı.

8.Sinemaya uyarlanmış bir kitap, ek olarak uyarlaması da izlenmeli (En az 200 sayfa). 20 puan.
En sevdiğim kategori bu oldu! Hatta 15 Mart'tan sonra başladığım Dorian Gray'in Portresi bitmek üzere. Vikitap'tan kontrol edilebilir başlangıç tarihim.* Oscar Wilde imzalı bu kitabı bitirdiğimde filmini de izleyecektim zaten, güzel bir tesadüf oldu.

9.Kütüphanemde uzun süredir okunmayı bekleyen bir kitap (En az 200 sayfa). 20 puan.
Bu kategoriye minnettar olacağım sanırım. İki yılı aşkın bir süre önce George MacDonald'ın üç kitabını almıştım, güya çok merak ediyordum ve hemen okuyacaktım. Evet, hala okumamışım. Tolkien'in bile "ustam" dediği, fantastik edebiyatın babalarından biri MacDonald, tercihim ise Kuzey Rüzgarı'nın Ardında adlı kitabı.

10.Ben doğmadan en az yüz yıl önce yazılmış bir kitap (En az 200 sayfa). 25 puan.
Bu kategoriye Edgar Allan Poe'nun, İthaki basımı olan Bütün Öyküleri'ni uygun gördüm ben. Şöyle ki dilimizde basımları çok geç olmasına rağmen, yazılış tarihleri yüz elli yıl öncesine bile dayanabiliyor. Umarım uygundur ve birkaç öykü okuduktan sonra bir kenara bıraktığım bu kitabı hak ettiği değeri vererek okuyabilirim.

11.Rus edebiyatından bir kitap (En az 200 sayfa). 25 puan.
Yine merak ettiğim bir kitap olan Oblomov'u da etkinlik sayesinde okuyacağımı umuyorum. Hele ki son bir hafta içinde iki arkadaşımla aramızda muhabbeti geçince iyice merak eder oldum. Gonçarov'un bu yapıtı 1859 basımı olduğu için, ben doğmadan en az yüz yıl önce basılmış bir kitap kategorisine koyacaktım, son anda vazgeçtim. Niye vazgeçtim, çünkü sondaki "ov" ekleri bir anda Rus edebiyatı olduğunu aklıma getirdi.

12.Aynı yazardan en az 1200 sayfa kitap okumak. 45 puan.
İlk on bir maddeye kitap bulma telaşesi içerisindeyken, sürekli aklımın bir köşesinde bunu düşünüyordum. Kimi okusam, kimi okusam? Herbert mı? Asimov mu? Jordan mı? King mi? Rothfuss mu? Bu yazarlar arasında gidip gelirken bir Türk yazar seçeceğimi tahmin etmiyordum ne yalan söyleyeyim, ama seçtim! Evet, seçtim. O kişi Hamit Çağlar Özdağ. Sevgili okuyanpenguen'in birkaç aylık baskılarına artık dayanamayacağım sanırım, bu yüzden yazarın üç kitaplık Kan Muskaları Destanı'nı okuyacağım. Üstelik İsyan Öyküleri adlı öykü kitabını da okuyup çok sevmiştim. Kitapların isimleri de sırasıyla Anstorra (663 sayfa), Alametler (565 sayfa), İhanetler (464 sayfa). Toplamda 1692 sayfa yapıyor. Şimdi fark ettim, ilk iki kitap 1200 sayfayı geçiyor, zamandan yana sıkıntım olursa üçüncü kitabı rahatlıkla erteleyebilirim.

1.Kitap: Anstorra
2.Kitap: Alametler

Bu iki toplamı 1228 sayfa yapıyor, üçüncü kitap ertelenmiştir.

Böylelikle tüm kategorilerim hazır, artık başlayabilirim! Herkese iyi okumalar dileğimi de ileteyim.

Efendi Uyanıyor - H.G. Wells


Yakın bir zamanda okumaktan en çok hoşlandığım türün distopya olduğuna karar vermiştim. İş bu sebeple kitaplığımda duran okumadığım birkaç distopya eserine gözümü diktim. Tercihimi ise Maya Kitap'ın geçen sene türün sevenlerine bir sürpriz yaparak, "edebiyat tarihinin ilk distopyası" olarak anılan Wells'in "Efendi Uyanıyor"undan yana kullandım.

Kendisinden beklenmeyen bir özveriyle dilimize kazandırdı bu kitabı yayınevi. Hem kendi, hem de türün sevenleri adına teşekkür ediyorum.

"Edebiyat tarihinin ilk distopyası" cümlesi zaten yeterince ilgisini cezbediyor insanın. Bir de bunun yanına H.G. Wells gibi bir üstadın ismini koyduğumuzda çok daha cüretkar, çok daha merak uyandırıcı bir hale geliyor "Efendi Uyanıyor".

Buradan sonrası çok az miktarda spoiler içerir. Ama kitabın arka kapağında yazanları göz önünde bulundurunca, içermiyor olabilir de. Yine de okuyup okumamak size kalmış.

Kitap, 19.yy.'da başlıyor ve bizlere uyumakta zorluk çeken bir adamı tanıtıyor. Bu adamın adı Graham. Uyku sorunsalı yüzünden yine son birkaç gündür uyuyamadığını açıklıyor o sırada karşılaştığı İsbister adlı adama. Adam uyuması gerektiğini söylese de, Graham bu duruma itiraz ediyor ve uyuyamadığını dile getiriyor. İsbister, Graham'ı kendi evine getirdikten sonra ise, koltuğa çöküp kalan Graham bir anda uyuyor. Fakat bu normal bir uyku değil, tamı tamına 203 yıl sürecek bir uyku.

Graham 19.yy.'da uyuyor ve gözlerini 21.yy.'da açıyor. Wells'in ustaca anlatımıyla uyandığı dünyayı en ince ayrıntısına dek öğrenebiliyoruz. Bir kaos ve savaş ortamına gözlerini açıyor Graham. Uyanışı çevresindeki insanlar başta olmak üzere tüm dünyayı şaşkına çeviriyor. Hiç kimse uyanmasını beklemediği için, bu olay çok garip karşılanıyor, herkesin eli ayağı birbirine dolaşıyor. Graham'ın uyandığını duyan insan kalabalığı her geçen saniye artıyor, Graham'sa şaşkın.

Olup bitenleri, karşılaştığı manzaraları anlamlandırmaya çalışsa da, bunun bir rüya olduğu düşüncesinden öteye gidemiyor. Verdiği uzun çabalar sonucunda ise nihayet kendisine bir açıklama yapılıyor ve 203 yıl boyunca aralıksız uyuduğu, şu anda 21.yy.'da olduğu belirtiliyor.

Bu andan sonra tıpkı okur gibi Graham da büyük bir karmaşanın içerisinde bulur kendisini. Transa geçmeden önceki dönemde insanlarla fazla içli dışlı olmayan Graham, artık "dünyanın efendisi"dir. Uyuduğu esnada değişen birçok şey gibi, kendisinin halk nezdindeki değeri de artmış bulunmaktadır.

Banka hesabına yansıyan faizlerle birlikte Graham dünyanın en zengin kişisi olduğunu öğrenir. Konsey'in kendi adına dünyayı parmağında oynattığını da öğrenen Graham, aniden çıkan savaşın ortasında bulur kendisini. Devrimci güçlerle Konsey'in savaşıdır bu ve kısa süre içerisinde Graham da kendine bir saf seçmelidir. Nitekim devrimcilerin safında yer alarak Konsey'e kafa tutmaya karar verir. Tam zamanında kaçtığını, konseyin kendisini öldürme kararı aldığını da fark edecek olan Graham, yabancısı olduğu 21.yy. dünyasında kendisine inananlarla birlikte bir ütopya kurmak için çabalar.

Biz okurlar zaman sıçrayışında Graham'a eşlik edip onunla birlikte yaşıyoruz tüm bu olanları ve bu yüzdendir ki, ne biz Graham'dan bir tık yukarıdayız, ne de o bizden. Yani demek istediğim, Biz, Cesur Yeni Dünya, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört gibi distopyalardan bir farkı bulunuyor Efendi Uyanıyor'un, o da şu: Bu üç kitapta da sistemin kölesi olmuş toplumlara konuk oluyoruz, Wells'in distopyasında ise önce insanların özgürce yaşadığı, normal bir dünya düzenine tanık olduktan sonra, ana karakterimizle birlikte bir anda karanlık bir gelecek tasvirine sıçrıyoruz. İşte bu olay örgüsü bu kitabı farklı bir kefeye koymaya yetiyor.

Kitap bu denli ilginç bir konu üzerinde akıp giderken, "sonunda ne olacak?" merakı baskınlığını son ana dek koruyor. Fakat itiraf etmeliyim ki -yazıldığı zamana göre değerlendirdiğimizde- bu üst düzey kitabın böylesine bir finali hak etmediğini düşünüyorum. Bir okur olarak kendimi ikinci plana atıp kitabı daha çok düşündüğümü ise bu şekilde itiraf etmiş olayım. Zira Efendi Uyanıyor mükemmel bir okumalık sunuyor. Heyecanla okuduğumuz sayfalar bize güzel bir keyif yaşatıyor.

Bilimkurgu okurlarına, özellikle de alt dalı konumundaki distopya severlere önerimdir. Zaman Makinesi, Dünyaların Savaşı, Görünmez Adam gibi kült kitapların yazarı Wells'in bu kitabının tadına da bakılmalı.

20 Mart 2014 Perşembe

Dokunma Dersleri - Yalçın Tosun


Yalçın Tosun, önceki kitapları "Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler" ve "Peruk Gibi Hüzünlü"de olduğu gibi, tamamen kendine has üslubuyla, kısa ama vurucu öyküleriyle üçüncü kez selamlıyor bizi "Dokunma Dersleri"nde.

Son dönem edebiyatımızın başarılı öykücülerinden biri Yalçın Tosun ve bu kitapla birlikte hem öykü yelpazesini genişletiyor hem de öykücü kimliğini biraz daha sağlamlaştırıyor.

Toplam yirmi öykünün yer aldığı kitap dört ana başlığa ayrılmış durumda. Bütün öykülere kısaca değinmek istedim yine. Buradan sonrasını okuyup okumamak sizin tercihiniz.

1.Bölüm: Arzuyu Örtüsünden

Damdaki: Sevdiği kızla bir geceliğine damda yatan adamın duygu ve düşüncelerine konuk oluyoruz kitabın bu ilk öyküsünde.

Yaralı Bir Kaplan: Atıf ve Atıf'tan bir yaş küçük bir kız hikayenin başrolündeki kişiler. Atıf albinodur ve ikisi, iyi arkadaşlardır.

Bir Kocanın Gizli Defterinden: Aşırı sorunlu bir kocanın karısı hakkında kapıldığı düşünceler. Böyle bir ruh hali içerisinde olanlar var mı gerçekten diye sorgulamamı sağladı bu öykü.

"Evlilikte olur böyle şeyler. Bir süre sonra sözcüklerin yerini başka şeyler alır. Sözcüklerin tozlanmasın diye özenle paketlenerek rafa kaldırma sanatıdır bir anlamda evlilik."

Homoeroticus: Okulunun tatile girmesinin ardından, adadaki teyzesine gitmek için bankta oturmuş vapurun gelmesini bekleyen çocuk ve daha önce kitapçıda da karşılaşmış olduğu, şu an tam karşısında oturup, kendisine gülümsemekte olan yaşlı adam.

"Kısacası, mutlu olmam için birçok sebebim vardı. Ama mutlu değildim işte. Gerisi de beyhudeydi."

Sıcak Sandalye: Oyunculuk atölyesinde eğitim gören anlatıcı ve hiç kimseyle muhabbeti olmayan Mete. Bir gün öğretmenlerden biri "Sıcak Sandalye" getirir sınıfa ve bu andan sonra bazı şeyler değişecektir.

2.Bölüm: Tanıdık Yabancılar Makamı

Trendeki: Kocasının ölümünden sonra oğlu ve bunak kaynanasıyla yalnız başına kalan bir kadının içler acısı öyküsü.

Soğuk Yılan: Bir anne ve lezbiyen kızının bir cafede buluşmasının anlatıldığı bu öykünün sonunda, annenin sergilediği davranıştan da yola çıkarak, "Acaba anne de mi lezbiyen?" diye sordum kendime.

Çilek Ne ki: Karısını aldatan baba ve daha çileğin ne demek olduğunu, tadının neye benzediğini bilmeyen iki oğlan çocuğu. Anne ise gülüyor... İlginç bir öyküydü.

Firari Parmağın Ucu: Ölmek isteyen ama bir türlü bunu beceremeyen bir ergen kız karşılıyor bizi bu öyküde. Yine gözlerini hastaneden açıyor, yine annesi ağlıyor, yine firari parmağın ucu ona gülümsüyor.

"Zavallılığım, diye geçiriyorum içimden, ne çok giysisi var."

Saklı: Minibüste yaşanan, "Bana niye bakıyorsun?" olayının dört ayrı kişinin gözünden aktarıldığı, müthiş bir öykü.

3.Bölüm: Bilindik Sırlar Makamı

Drama Queen: Öykü değil aslında bu, bir senaryo. Yalçın Tosun öykücülüğünün yanında senaryo yazarlığına da soyunmuş burada, başarılı da. Aklıma ilk gelense, bu senaryodan kısa bir film çıkabileceği.

Dilan'ın Ormanı: Mahalledeki çocuklardan birinin, Dilan adlı kız hakkındaki düşüncelerini okuyoruz. Dilan'ın başına korkunç bir şey gelmesinin ardından bir süre onu görememesini ve sonra  yavaş yavaş unutmasını. Kitapta en etkilendiğim öykünün bu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Tosbağa Öldürmek: Utangaç bir çocuğun öyküsü. Nefret ettiği öğretmeninin, okul dışında da bir hayatının olduğunu, pencereden gizlice evini gözetleyerek öğreniyor ve bu durum onu şaşırtıyor.

"Öyle utangaç bir çocuktum ki, dünyadan özür diler gibi gülüyordum. Ağaçlara bakmak utandırıyordu beni ya da bulutların yavaş yavaş hareket etmesi.

Kibritçi Kız: Vurucu bir öykü daha. Bir "ibne"nin babası tarafından dışlanması ve onun hayatta kalma çabası. Kitaptaki en sevdiğim ikinci öykü oldu.

Ruhsar Hanım'la Levon Bey'in Beş Çayı: Levon Bey'in, bir hayat kadını olan Ruhsar Hanım'ı beş çayına davet etmesi ve Ruhsar Hanım'ın bu duruma anlam verememesi. İlginç bir son.

"Benim çok uzun zamandır kendi rüyalarım yok. Çok acı bir düşme hikayem de yok benim. Düşmenin kendisi zaten yeterince acı."

4.Bölüm: Küçük Kesikler

Pansiyondaki: Sarhoş bir adam ve sevgilisinin pansiyon maceralarını okuyoruz. Eskiden kaldıkları bir pansiyonda tekrar kalıyorlar.

Kucak Delisi: Sıla ve Nilay adlı iki lezbiyenin konuşmalarına, anılara dalmalarına tanıklık ediyoruz.

Şarkı Bitti: Sevdiği bir kadın için sahaf dükkanı açan ve onun tüm plaklarını, fotoğraflarını toplayan bir adam. Dükkanında hep o kadının sesi ve bir gün de bedeni... Kitaptaki en sıra dışı öyküydü bu sanırım.

Ferhat Olmak: Kahveye giren bir adamın, oturan ötekine onun Ferhat olup olmadığını sormasıyla başlıyor öykü. Ferhat rolü oynamaya karar veren adamınsa duyguları oldukça hassas, kimseyi incitmek istemiyor.

Herkes Kendi Gemisinde: Kitabın bu son öyküsü, en çok etkilendiğim üçüncü öykü oldu. Bir baba ve oğul ilişkisi. Duygu yüklü.

Peruk Gibi Hüzünlü - Yalçın Tosun


Yalçın Tosun'un daha önce "Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler" adlı ilk kitabını okumuştum, bu da ikincisi. Peruk Gibi Hüzünlü tıpkı ilki gibi kısa öykülerden oluşuyor. Dört bölüm mevcut kitapta ve her bölümde 4'er öykü bulunuyor. Öyküler birkaç konuda ortak paydaya sahip: dostluk, arkadaşlık, sevgi, tutku, bağlılık ve keder...

Son derece yüzeysel bir şekilde öykülere değindim. Ama yine de buradan sonrasını okuyup okumamak keyfinize kalmış.

Muzaffer ve Muz: İki yakın arkadaş. Hikayeyi anlatan kişi ve Ali. Öykünün sonunda dostluklarının değerini, birbirleri için ne ifade ettiğini öğreniyoruz.

Altın Günü: Günümüzde klasikleşen, kadınların başrolde olduğu bir altın gününe tanık oluyoruz bu öyküde.Yazarın erkek olması kadın karakterler hakkında yazamadığı anlamına gelmiyor elbette.

Masumiyet: Alp adındaki çocuk doğum gününe arkadaşlarını çağırır. Davetli olmayan, öykünün anlatıcısı konumundaki çocuk da gidiyor partiye. Sonrasın da yaşananlar da ilginç tabii.

Beyaz Sabun: Babaannesi ölen bir çocuk. Önce şaşkın. Sonra bilinçli. Ve en sonda da umursamaz. Ufak bir değişim geçirmesine şahit oluyoruz. Bu değişimde babasının etkisi yadsınamaz. Etkileyiciydi.

Hantal Köpek: Kendinden yaşça büyük kadınlardan hoşlanan bir üniversite öğrencisi ve onun hantal bir köpeği sevdiği kadından kıskanışının öyküsü.

Üç Kadınlı Şehir: Üç kadının dramatik hikayesi: Zehra, Zöhre ve Zeren. Anladığım kadarıyla ikisi lezbiyen.

Tuhaf Adam: Kitapta sevdiğim öykülerden biri oldu Tuhaf Adam. Gramofon tamirciliği yapan sessiz sakin bir adamın arkadaş edinmesiyle gelişen olaylar onu evine yemeğe davet etmesiyle devam eder.

Yakup'un Bulduğu: Ödevi senaryo yazmak olan Yakup'un geçmişe dönüp anılarını taraması ve sıcak bir yaz gününde takılı kalması.

Onat'ın Odası: 2 yakın arkadaşın hayatları üniversite yolunda ayrılır. Biri İstanbul'a diğeri Ankara'ya gider. İstanbul'da olan Ankara'daki arkadaşını ziyaret etmek ister. Sorgulatan, düşündüren bir öyküydü. Kitabın en sevdiğim 2.öyküsü oldu.

Üç Adamlı Zaman: Anladığım kadarıyla öyküdeki üç adam da gay. Mahir, Erdinç ve Erdinç'in babası. Erdinç ve Mahir sevgililer. Böyle ilginç ama olağan şeyler okuyoruz işte. Sıradan bir sevgili hayatı. Ama sonu şaşırttı.

Bazı Köfteler: Birkaç farklı duyguyu beraber hissettiğim bir öykü oldu bu. Bazı diyaloglara gülümsesem de, sonu beni üzdü. Köfteyi çok seven bir çocuğun hikayesi.

Bir Bavul İçin Noktrün (Hiç Çekilmeyecek Bir Film): Anlatın bakımından en beğendiğim öykü bu oldu. Leylak kokan bir kadın ve biri uzun boylu diğeri kirli sakallı iki adam. Güzeldi.

"Hüzün saklanmayan şeylerden değildir."

"Her şeyi sevemez ki insan, yaralanarak hiç sevemez."

"Acı anlamsız olur mu?"

Ferda'nın Unuttuğu: Sıra dışı bir öyküydü bu, baştan sona kadar hem de. Çünkü noktalama işaretleri yer almıyordu. Bu şekilde okumanın ne kadar zor olduğunu anlamış oldum. Finali de sıra dışıydı gerçi bu öykünün. Düşündürdü.

Bir Gök Bakımlık: Bu öykünün en çok ismini sevdim, çok orjinal geldi bana. Baştan aşağı tüm kıyafetleri ve takıları sarı renkli olan bir kadın ve o kadının hal ve hareketlerine şahit olan sevgililer.

Muhayyel'in Aradığı: Ne aradığını bilmeyen Muhayyel evin altını üstüne getirir. Bu sırada annesi de uyanmaya niyetli değildir...

Madam Marini'nin Tamamlanmış Bir Resmi: Kitapta yer alan en uzun öykü buydu ve haliyle en etkileyici olanlarından biri de. 2 ana karakter üzerine kurulmuş öykü: Madam Marini adında yaşlıca bir kadın ve Mahir adlı bir travesti. Aynı apartmanda oturan bu iki yakın dostun birbirleriyle olan sevgi dolu ilişkilerine şahit oluyoruz. Hayatlarını idame ettirebilmek için katlandıkları zorlukları, Yalçın Tosun'un usta kalemiyle öğreniyoruz. Bu öykü de üzücü bir finale sahip.

"Hayallere dalmak ya da geçmişi anmak yalnızlığını gidermese de geçici bir huzur veriyordu ona, ama hepsi bu."

Genel Yorum: Yalçın Tosun okuyan biri muhtemelen şunu fark etmiş olacaktır: Öykülerin belli bir başı ve sonu yoktur. Öyküde yer alan karakter(ler)in hayatına bir anda girer ve bir anda çıkarız. Bir son yoktur öyküde. Açık uçludur. Gerisi kendi hayal gücümüze kalmıştır. Ve bazıları da öyle bir yerde biter ki, okuru afallatır. Bir süre düşünmek gerekir kavrayabilmek için İşte bu Yalçın Tosun tarzıdır.

Anne, Baba ve Diğer Ölümcül Şeyler - Yalçın Tosun


Hemen hemen bir sene oldu okuyalı. Şöyle ufaktan bir yorum bırakayım unutmamak adına.

Öykülerin genelinde anlatıcının kadın karakter olması en ilginç noktaydı sanırım, özellikle yazarın erkek olduğunu düşünürsek. Diğer kitabında da bu durum söz konusu mu acaba diye merak etmeye başladım şimdiden. Fakat bunu hoş karşılamadığım gibi bir izlenime kapıldığım söylenemez. Kadınların dünyasından seçmeler gibi daha çok. Elbette güzel bir yaklaşım bu. Yalçın Tosun, kadınların karmaşık dünyasından tasvirler sunuyor bizlere. Bunun altından çok başarılı bir şekilde kalkmış olduğu gerçeğini es geçmek olmaz. Hakkını vermek gerek.

Kitabın içerisinde bulunan on altı öyküde de şiirsel bir anlatım mevcut. Tosun'un ilk kitabı olduğunu da göz önünde bulundurursak eğer, bu durum oldukça ilginç geldi bana açıkçası. İlginç ve umut verici. Yazarın bir sonraki kitaplarının daha iyi olacağının sinyallerini gördüm desem yeridir. En beğendiğim öyküler, Sinema, Kale Direği, Parkta ve Unutmabeni Çiçekleri oldu.

Bana öyle geliyor ki, Yalçın Tosun'dan daha nice güzel şeyler okuyacağım/z gibi bir cümle sarf etmiştim bu kitabı okuduktan sonra, nitekim öyle de oldu. Bunun ardından diğer öykü kitaplarını da okudum Tosun'un gerçekten de güçlü bir öykücü olduğuna kanaat getirdim.

Neden Yazıyorum - George Orwell


Bu kitap da tıpkı "Kitaplar ve Sigaralar"da olduğu gibi George Orwell'ın yazılarından oluşuyor. İki adet denemesinin, iki adet de anısının yer aldığı "Neden Yazıyorum?" da Sel Yayıncılık'tan çıktı birkaç ay önce. Bu iki kitapla birlikte Sel Yayıncılık'a olan saygım tavan yapmış bulunmakta. Yirminci yüzyılın en önemli yazarları arasında gösterilen Orwell'ı daha yakından tanımamızı sağlayan bu iki eser adına, yayınevine teşekkürlerimi sunuyorum, minnettarım.

Bu kitapta da dört ana başlık yer alıyor. İkisi deneme, diğer ikisi de Orwell'ın anıları. Şimdi kısaca, tek tek onlara değineceğim.

Neden Yazıyorum?: Bu bölümde Orwell bizlere yazar olmayı neden seçtiğini, yazar olmaktaki amacını, doğduğu dönemin ve doğduğu dönemdeki politik olayların mesleğine etkilerini ve eğer başka bir zamanda doğsaydı daha başka şeyler yazabileceğini söylüyor.

"Oldukça erken bir yaştan, belki beş ya da altı yaşından itibaren yazar olmam gerektiğini biliyordum. On yedi ile yirmi dört yaşları arasında bu fikirden caymaya çalıştıysam da, bunu yaparken esas doğama zulmettiğimin ve er ya da geç yola gelip kitap yazmam gerektiğinin bilincindeydim."

"Geçimini sağlama gereksinimini bir kenara bıraktığımızda yazmayı (en azından nesir yazmayı) sağlayan dört temel dürtü vardır. Bu dürtüler, her yazarın içinde farklı derecelerde bulunur ve ölçüleri her yazarda zamana ve içinde bulunduğu ortama göre değişir. Bunları şöyle sıralayabiliriz: Katıksız egoizm, estetik coşku, tarihsel itki, politik amaçlar."

"Barışçıl bir çağda şatafatlı ya da sadece betimleyici kitaplar yazabilir ve politik bağlılıklarımdan neredeyse bihaber olabilirdim. Ancak şimdi bir propagandacı olmak zorunda bırakıldım."

"Kitap yazmak, acı verici bir hastalığın uzun süren nöbeti gibi insanı bitiren korkunç bir mücadeledir."

Aslan ile Takboynuz: Sosyalizm ve İngiliz Dehası: Kitabın ikinci başlığı ise üç ayrı kısma ayrılıyor. Sırasıyla: "İngiltere, Sizin İngiltereniz", "Esnaflar Savaşta" ve "İngiliz Devrimi".

Alt Başlık: İngiltere, Sizin İngiltereniz: Bu bölümde Orwell otuz bir sayfa boyunca İngiltere'den bahsediyor. Çeşitli yönlerden, farklı bakış açılarıyla İngiltere'yi irdeliyor.

Alt Başlık: Esnaflar Savaşta: "Bu kitaba Alman bombalarının sesiyle başladım ve ikinci bölüme bir de fazladan yaylım ateşinin gürültüsüyle başlıyorum," diyor Orwell yazıya başlarken ve ek olarak sosyalizm ve faşizm, Hitler ve 2.Dünya Savaşı'ndan bahsediyor.

Alt Başlık: İngiliz Devrimi: Bu bölümde Orwell, İngiliz devriminden ve bunun nasıl gerçekleşebileceğinden dem vuruyor. Altı adet madde sıralıyor ve daha sonra bu maddeleri tek tek açıklıyor. İngiltere'nin savaşı nasıl kazanabileceğinden, nasıl bir sosyalist devlet kurulabileceğinden bahsediyor.

Bir İdam: George Orwell, Burma'da geçirdiği günlerden birinde yaşamış olduğu kısa bir olayı anlatıyor. O yıllarda İngiltere'nin bir sömürgesi olan Burma'daki polis teşkilatında görevli olan Orwell, şahit olduğu idam sahnesini etkileyici bir şekilde öyküleştirmiş. Kendi duygu ve düşüncelerinden oluşan bu öyküyü, elbette ki hapishane atmosferinin de etkisiyle çok sevdim. İnsanı sarsan türden bir sona sahip...

Bir Fili Vurmak: Orwell'ın, Burma'da geçirdiği günlerden bir anı daha. "Bir Fili Vurmak" adı altında, Orwell'ın yaşadığı bir olay olduğunu bilmesek, öykü diyebileceğimiz bir atmosferde geçen, yine insanı bir nebze de olsa etkileyen bir anı bu.

Bir filin sokaklarda gezip etrafa zarar verdiğini duyan Orwell, atlıyor midillisine ve olay mahalline gidiyor. Yerde cansız yatan bir bedene de rastlayınca emir erine silahını ve fişekleri getirmesi için emir veriyor. Silahlar geldiğindeyse iş garip bir hale bürünüyor.

Burmalı insan kalabalığı arttıkça artıyor ve Orwell da o esnada içinden geçen düşünceleri bizimle paylaşıyor. Silahları getirtmekle büyük bir hata yaptığının farkına varıyor ama daha sonra da başka bir çaresi olmadığını belirtiyor. Uzunca bir süre fili vurmakla vurmamak arasında kalıyor, vicdanının nasıl da rahatsız olduğunu dile getiriyor. Kısaca kendisiyle çetin bir iç savaş yaşıyor. Finalde gerçekleşen olaydan bahsetmeyeceğim ama. Okuyunuz.