15 Şubat 2014 Cumartesi

Noel Baba'dan Mektuplar - J.R.R. Tolkien

Yılbaşını Noel Baba'dan Mektuplar'ı okuyarak geçirmiştim, eğlenceliydi. Amacım kısa bir yorum yazmaktı aslında, baktım uzadıkça uzuyor, en iyisi incelemeye çevireyim de Kayıp Rıhtım takipçilerimiz de yararlansın dedim. Rıhtım üzerinden okumak için buyrun.

Noel Baba ve onun sakar yardımcısı konumundaki konuşan bir Kutup Ayısı'nın maceralarının anlatıldığı, daha çok çocuklara hitap eden ama her Tolkienseverin kati surette okuması gereken bir kitap "Noel Baba'dan Mektuplar".

Tolkien, 1920 yılından başlayarak, 1943 yılına kadar her yıl, Noel yaklaştığında çocuklarına mektup yazardı. İlk olarak, ilk çocuğu John'a hitap eden mektuplar, yıllar geçtikçe ve Tolkien'in yeni çocukları dünyaya geldikçe onlara da hitap etmeye başlamıştır. John'dan sonra sırasıyla: Michael, Christopher ve Priscilla.

Tolkien yazdığı mektuplara kendi adını yazmıyordu, üstleri karlı ve hayal ürünü bir Kuzey Kutbu Posta İdaresi'nin pullarını yapıştırıyor ve bu mektupların Kuzey Kutbu'ndan, Noel Baba'nın evinden geldiği izlenimini yaratıyordu. Bu şekilde tüm çocukları yetişkinlik yaşlarına dek Noel Baba'nın varlığına inanarak büyümüşlerdi. Fakat Tolkien'in asıl amacı çocuklarını Noel Baba'nın varlığına inandırmak değildi.

Tolkien'in bunu yapmaktaki amacı tüm çocuklarının hayal gücünü geliştirmekti. Nitekim başarılı da oldu. Böylesine büyük bir dehaya sahip bir babanın çocukları da olması gerektiği gibi, hayal gücünün önemini kavrayarak büyüdüler. Sadece bu bile Tolkien'in ne kadar ileri görüşlü olduğunun kanıtıdır. Çocuklarını, küçüklüklerinden itibaren düşünmeye sevk etmiş olması, gönderilen mektuplardaki olayları ve kişileri hayallerinde canlandırmalarını istemesinin en büyük nedeni ileriki yaşamlarında da, zaman zaman hayallerine ihtiyaç duyacaklarını biliyor olmasından ileri geliyor. Yani çocuklarını küçük yaşlardan itibaren hayata hazırlıyor bir nevi. Ne baba ama!

Mektuplarda anlatılanlara gelecek olursam eğer. Tamamen kurgusallar ve Tolkien'in hayal gücünden çıkmalar. Kuzey Kutbu'nda yaşayan Noel Baba ve sakar, komik bir Kutup Ayısı'nın geçtiği hikayelere yıllar ilerledikçe kar perileri, kızıl yercüceleri, gulyabaniler, kardan adamlar, in ayıları, Kutup Ayısı'nın yeğenleri Paksu ve Volkatukka ve hatta bir peri olan İlbereth de katılır. Kadro büyüdükçe büyür ve her yıl ortaya komik, neşeli, okuması keyifli hikayeler çıkar.

Bunların birçoğunu Noel Baba kendi ağzından yazmış olsa da, olaya zaman zaman Kutup Ayısı da dahil olur ve bu durumda Kutup Ayısı ne Noel Baba'nın atışmaları kaçınılmaz olur. Çocuklar için son derece güldürücü etkiye sahip atışmalar bunlar. Nadir olsa da, Noel Baba'nın işinin başından aşkın olduğu zamanlarda, İlbereth'in de mektup yazdığı oluyor. Bu zarif perinin el yazısı Noel Baba ve Kutup Ayısı'na oranla son derece ahenkli ve okunaklı.

Kutup Ayısı'nın yazısı oldukça kalın ve fazla anlaşılır değil, Noel Baba'nınsa titrek. Niye titrek olduğuysa son derece zekice bir noktaya bağlanmış: Kuzey Kutbu soğuktur, e haliyle Noel Baba'nın elleri de sürekli üşümektedir, bu yüzden mektuplarını yazarken istemsiz olarak titrek bir el yazısı kullanır.

Elbette ki tüm bu yazıları ne peri İlbereth, ne sakar Kutup Ayısı, ne de Noel Baba yazıyor. Tolkien, zekasını konuşturmuş oluyor burada da. Mektupları çocuklarına daha inanılır kılmak için farklı yazı stilleri kullanıyor. Ne kadar da kusursuz bir plan, öyle değil mi?

J.R.R. Tolkien'in yazdığı Noel Baba'dan Mektuplar'ın özgünlüğünden etkilenmemek mümkün değil, yaşınız kaç olursa olsun...

Ve bir diğer nokta. Sadece mektuplar mı geliyor Kuzey Kutbu'ndan? Elbette hayır! Her mektubun içerisinde en az bir de resim bulunuyor. Resimlerin büyük çoğunluğunu Noel Baba kendi elleriyle çiziyor, azınlık kısmı ise Kutup Ayısı patileriyle... Bu konu hakkında da birçok kez tartışıyorlar hatta. Noel Baba, Kutup Ayısı'nın resim yeteneğini zayıf bulsa da, Kutup Ayısı'nın bunu kabul etmeye hiç mi hiç niyeti yok. Neyse ki her seferinde olaylar tatlıya bağlanıyor.

Gün geçmiyor ki Kutup Ayısı bir sorun çıkarmasın ve Noel Baba'nın başına bela olmasın... Çam ağacını süslerken dala asılıp kalmasını mı desem, Neol Baba'nın kukuletasını indirmek için çatıya çıkmasını ve çatının çökmesi sonucu evin içine düşmesini mi desem, haftalarca ortalardan kaybolmasını mı desem, merdivenlerden inerken bütün hediye paketlerini -üstelik Noel'e çok az bir vakit kalmışken- düşürüp ortalığı berbat etmesini mi desem, -ve yine üstelik Noel'e çok az bir vakit kalmışken- küveti su doldurmasını, suda uyuya kalmasının ardından, suyun taşarak alt kata sızmasını ve hediyeleri mahvetmesini mi desem, bilemedim şimdi. Neyse, en iyisi biz de bunların hepsini Noel Baba gibi unutalım da bir sorun çıkmasın.

Üstelik Noel Baba'nın sorunları bunlarla da sınırlı değil. Belli aralıklarla gulyabani istilasına uğramaları sonucu maddi olarak büyük zarara uğrayan Noel Baba ve ekibi, her seferinde bu zorluğun da üstesinden gelmesini başarıyor. Gulyabanileri topraklarından -buzullarla kaplı her yer, ama klasikleşmiş bir tabir olarak toprak kelimesini kullandım- atarak eski, normal yaşantılarına geri dönüyorlar. Yani anlayacağınız her yılın stresi ayrı oluyor Kuzey Kutbu'nda.

İşte mektuplarda da tüm bu olaylar anlatılıyor Tolkien'in çocuklarına. Arada bir de havadan sudan bahsediliyor tabii ki.



Olaya biraz da Tolkien'in çocuklarının gözünden bakalım.

Her yıl dört gözle beklenen mektuplar ve hediyeler onlar için eşsiz bir olay olmalı. Hangi çocuk istemez ki böyle bir şeyi? Veya şöyle sorayım: Hangi çocuk istemez ki Tolkien gibi bir babaya sahip olmayı?

Yılın sonlarına doğru Noel'in yaklaşmasıyla birlikte çocuklar da Noel Baba'ya mektuplar kaleme alıyorlar. O yıl ne istiyorlarsa onu dile getiriyorlar ve Noel Baba rolü oynayan Tolkien de elinden geleni yapıyor çocukları için. Oyuncakları eksiksiz bir şekilde sahiplerine ulaştırıyor. Hem bu şekilde Tolkien'in çocuklarına yazma tutkusunu aşıladığına da şahit oluyoruz.

Gerçekten Noel Baba'dan Mektuplar'ı okuduktan sonra Tolkien'e olan sevginizin, saygınızın artması işten bile değil. Bir yandan edebiyat tarihine iz bırakan kitaplar yazarken, bir yandan da çocuklarını unutmaması, onlarla ilgilenmesi, olağanüstü bir çaba gerektiren takdire şayan bir durum.

Kitabın içeriğinde peri olarak bahsedilen varlıklar aslında elf, gulyabani olarak bahsedilenler ise goblin. Çeviri hatası demek doğru olur mu pek emin değilim açıkçası. Çünkü çocuklara göre hazırlanan bir kitap olduğu için, bu terimler uygun görülmüş olabilir. Ama büyükler için can sıkıcı bir durum oluşturduğu da bir gerçek.

Ve kitap hakkında çok ilginç bir noktaya daha değinmek istiyorum. Kitabın sonunda "Çevirmenin Notu" diye bir bölüm var ve bu bölümü okuduktan sonra, okuyup bitirmiş olduğunuz bu güzelim kitabın aslında "olması gerektiği gibi" basılmadığını fark ediyorsunuz. Neyden mi bahsediyorum? İşte bundan:

"Tolkien'in, Noel Baba'nın 23 Aralık 1932 ve 21 Aralık 1933 tarihli iki mektubunda 1453 tarihini vererek gulyabanileri İstanbul'un fethiyle birleştirmeye çalışmasını, düşüncesizce tekrarlanan dinsel bir ön yargı olduğu için Türkçe metine almadık. Buna karşılık Tolkien 24 Aralık 1935 tarihli Noel Baba mektubunda 1933 tarihini vererek gulyabanileri Almanya'da iktidarı ele geçen bir felaketle birleştirmekte haklı."

Üstte italik olarak yazılan paragraf, kitabın yayımlandığı günden itibaren birçok tartışmaya konu oldu. Benim şahsi düşüncem de yayınevinin çok gereksiz bir sansür uyguladığı yönünde. Olduğu gibi yayımlanmalıydı. Hem çocuk kitabı bastıklarını söyleyip hem de çocuklarla alakası olmayan bir sansür uygulamaları son derece yakışıksız bir durum.

Son olarak kitabın kapağından bahsetmek istiyorum. Tasarımı göz dolduran, ciltli, oldukça hoş bir kapak. Bu yüzden kapağın olumsuz yönde eleştirilebilecek hiçbir yanı yok. Okuyan Us Yayınevi bu durumun altından başarıyla kalkmış. Eminim birçok kişi de benimle hemfikirdir.

Çocuklara masal niteliğinde aslında bu kitap, lakin Yüzüklerin Efendisi ve Hobbit gibi kült kitapların yazarının, Orta Dünya'dan bağımsız bir şekilde hayal gücünü konuşturduğu bu kitabı da okumak istemez misiniz?

Tolkien'i okuyunuz.

Ve Tolkien'i seviniz.

Lady Anne Susuyor - Saki

İncelemeyi Kayıp Rıhtım üzerinden de okuyabilirsiniz.
Öncelikle bu kitabı bana hediye edip, "Bak en kısa sürede oku ha, bu kitaptaki öyküler öyle başka öykülere benzemez," diye beyanat veren, sık sık alış-veriş yaptığım kitapçıya teşekkürlerimi ileterek başlayayım yazıma.
Dost Kitabevi yıllar önce başlamış bu diziyi yayımlamaya. İlk zamanlarda daha bir hızlı oldukları söylense de, yavaş yavaş da olsa otuz adet kitabı basmayı başarmışlar. Bense bu harika diziden bir kitap da olsa okuyabilmenin mutluluğu içerisindeyim. Şimdi yapmam gereken şey ise, "Babil Kitaplığı" adı altında Jorge Luis Borges tarafından hazırlanan fantastik edebiyat dizisinin her biri birbirinden bağımsız olan diğer kitaplarını da bulup seriyi tamamlamak. Biraz zor olacak evet, ama edebiyat denen bu çorak topraklarda kilometrelerce susuz yol almaya alışık bünyeler için çekilir bir yolculuk olacaktır.

Kitap kapakları okuru etkilemenin önemli bir yoludur ve Dost Kitabevi de bunu kelimenin tam anlamıyla kusursuz bir şekilde başarmıştır. Babil Kitaplığı'nda yer alan tüm kitapların kapakları oldukça ilgi çekici ve güzeldir. Hemen hemen her coğrafyadan yazarları barındırır bünyesinde bu dizi. Yani önce Borges'e sonra da Dost Kitabevi'ne ne kadar teşekkür etsek azdır.

Daha önce de bir öykü kitabı yorumlamıştım sitede. Orada yaptığım şeyi burada da yapıp, öyküleri tek tek ele aldım. Öykülere kısaca değindiğimi belirtiyor, yine de yazının bundan sonrasını okuyup okumama konusunda kararı size bırakıyorum.

Lady Anne Susuyor: Okuduktan sonra yazarın dilinin ağır olduğuna kanaat getirdiğim öyküdür kendisi. Kitaba da adını veren "Lady Anne Susuyor" adlı öyküde Egbert, Don Torquinia, Lady Anne gibi karakterlerin yanı sıra, bir de İphigenia Tauris'te operasından bir arya mırıldanan şakrakkuşu var.

Masalcı Amca: Üç küçük çocuk. İki kız, bir erkek. Teyzeleriyle bir tren yolculuğundalar. Gerektiğinden fazla ses çıkarmaları sonucunda yolcular ister istemez rahatsız oluyorlar. Teyzeleri ise çocukları susturabilmek için her yolu deniyor ama başarılı olduğu söylenemez. Çocukların şaşkın bakışları altında olaya bir "Masalcı Amca" dahil oluyor. Ardından anlatılan masal, gelişen olaylar ve gülümseten son.

Tavan Arası: Büyüklerin anlayıp dinlemeden çocuklar hakkında verdikleri kararlar vardır. Ve bu öykü bize tam olarak bunu anlatıyor, elbette Nicholas'ın yardımıyla! Nicholas'ın yaramazlık yaptığına karar veren büyükler ceza olarak onu evde bırakıp diğer çocukları Jagborough Kumsalı'na gezmeye götürürler. Bu durum Nicholas'ı hiç üzmez ve büyüklerin bu şekilde bir karar vermelerinin çok saçma olduğunu söyler. Böğürtlenli bahçeye girmesi yasak olan Nicholas, tavan arasına çıkarak zaman geçirir. Öykünün sonundaysa Nicholas'ın teyzesine verdiği dersi hayranlıkla okuyoruz. Çocuk deyip geçmeyin, Nicholas çok zeki!

Gabriel-Ernst: "Korunuzda yırtıcı bir hayvan var," diyor ressam Cunningham ama Van Cheele'in sorduğu diğer sorulara yanıt vermekten kaçınıyor. İşin ilginç tarafı, koruda gerçekten de yırtıcı bir hayvan olması. Van Cheele ve bu sıra dışı yaratık arasında geçen birkaç diyalogdan sonra işler daha da sarpa sarar. Van Cheele yaşanan gerçeği öğrendiğindeyse çoktan iş işten geçmiş olur.

Tobermory: "Ağustos ayının sonlarına doğru serin, yağmurla yıkanmış bir akşamüstüydü." diye başlıyor öykü ve bizi Lady Blemly'nin bir hafta sonu partisine götürüyor. Partideki bütün ilgi Mr. Cornelius Appin'in üzerinde. Bu adam barutun, buhar makinasının ve hatta matbaanın icadını dama atacağını düşündüğü bir buluşa imza attığını söylüyor: Hayvanlara konuşmayı öğretmek. İlk başarılı deneyi ise Tobermoy adında bir kedi. Kediye konuşmayı öğreten Appin, göğsünü gere gere herkesin içinde kanıtlıyor bu durumu. Ve ardından gelişen birkaç şaşırtıcı olay.

Derisi ve Gerisi: İki adamın diyaloglarıyla başlıyor öykü. Sonra gazeteci olan adamın diğerine Henri Deplis'nin hikayesini anlatmasıyla devam ediyor. Son derece ilginç bir öyküsü var Henri Deplis'nin. Ağlasak mı, gülsek mi bilemeyeceğimiz türden. Henri Deplis'nin vücuduna bir dövme yaptırdığını ve bu dövmenin başına enteresan işler açtığını öğreniyoruz. Genel olarak, bugüne dek okuduğum tüm öyküler arasında en ilginç öykü olabilir bu. Sevdim.

Dinlenmeme Kürü: Sürdürdüğü gerilimli ve kaygılı hayatı dolayısıyla sinirleri harap olan Clovis'e kompartımanda tanıştığı J.P. Huddle adlı adam "dinlenmeme kürü" öneriyor. Bu kür, dinlenme kürünün tam tersini ifade ediyor. Clovis, bu sohbetten sonra aklına koyduğu fikri gerçekleştiriyor. Birkaç gün sonra ikilinin yolları tekrar kesişiyor ve olacak olan oluyor.



Mowsle Barton'da Huzur: Crefton Lockyer adlı adamın bir gün uyandığında yaşadığı yerde huzur kalmadığını anlaması, her zamanki mutluluğunu o gün bulamaması, olayların çok garip bir hal aldığını,  içinden çıkılamayacak bir duruma geldiğini fark etmesi ve iç içe olduğu bu yaşlı kadınların, ömürlerinin sonunda başka işleri güçleri yokmuş gibi neden birbirleriyle dalaştıklarını anlayamaması üzerine kurulu, alt yapısı sağlam bir öykü.

Bıldırcın Yemi: Büyük şirketlerin tüketici kitleye her türlü cazip fırsatı sunması bir küçük işletme sahibi olan Bay Scarrick'i çileden çıkarır. Ne yapsam da dükkanı tekrar işlek bir hale getirsem diye kara kara düşünmektedir. Hatta taşradaki bakkalın üstündeki odaları kiralayan ressamla kız kardeşine de açar bu konuyu. Birkaç fikri vardır Scarrick'in fakat tam o anda ressam kontrolü ele alır ve harika bir planı işletmeye koyulurlar. Bu şekilde halka güzel bir ders verirler. İyiydi.

Açık Pencere: Kitaptaki kısa öykülerden biri "Açık Pencere". Framton Nuttel adlı adamın, kız kardeşinin sözüne kulak asmayarak kırsal alanda inzivaya çekilme düşüncesini hayata geçirmesini anlatıyor. Daha doğrusu henüz hayata geçiremeden başına gelenleri.

Sredni Vaştar: Serinin hazırlayıcısı Jorge Luis Borges tarafından kitap için yazılan önsözde iki öykü diğerlerinden ayrılıyor. "Bu derlemede yer alan öykülerden ikisini seçmemiz gerekseydi (aslında bizi bu ikiliğe zorlayan hiçbir şey yok), hiç tereddütsüz Sredni Vaştar ve Araya Girenler'i seçerdik," diyor Borges ve diğerlerine nazaran bu ikisi üzerinde daha çok duruyor.
Sredni Vaştar, muayene sonucunda doktorun beş yıl ömrünün kaldığını söylediği on yaşındaki Conradin adlı çocuğun bahçedeki kulübede yaşayan gelinciğe verdiği isim. Bu ismi gelinciğe vermekle kalmıyor, kendince onu tanrı ilan ediyor. Bu da yetmiyor, ayinler düzenleyerek ona tapıyor! Son derece ilginç ve merak uyandırıcı bir öykü Sredni Vaştar.

Araya Girenler: Borges'in neden özellikle bu öykü üzerinde durmuş olduğunu okuduktan sonra anlamış bulunuyorum. Kitaptaki en etkileyici öyküydü Araya Girenler, ayrıca en beğendiğim öykü konumunda. Toprak sorunu yüzünden birbirine düşman olan iki adam: Ulrich von Gradwitz ve Georg Znaeym. Ormanda birbirlerini arayan kana susamış bu iki adamın karşılaştıktan sonra yaşadıkları anlatılıyor. Öykü hakkında söyleyebileceklerim bu kadarla sınırlı ne yazık ki. Çünkü asıl olaylar zinciri bu karşılaşmadan sonra başlıyor. İnsanı derinden etkileyen bir finale sahip, oldukça dokunaklı bir öykü.

Öyküler bu şekilde. Biraz da yazardan bahsetmek gerek.

Mizahi öyküleriyle tanınmıştır Saki. Yazdığı kısa hikâyelerde ironi ve alaycılığı çok iyi kullanır. Gerçek adı Hector Hugh Munro’dur. Çok sevdiği Ömer Hayyam’ın rubailerini okurken onun Saki’sinden esinlenerek kullandığı bir takma isimdir, Farsçada “kadeh sunan” anlamına gelir.

Kara mizah türünde verdiği eserlerle edebiyat dünyasında yer edinen Saki’nin ölümü de bir kara mizah örneğidir aslında. 1914 yılında İngiltere’den Fransa’ya giden yüz gönüllü asker arasında yer alır ve 1916 yılında er olarak katıldığı cephede siperdeyken arkadaşına dönüp, “Söndür şu lanet sigarayı!” demiştir. Bu cümle kendisinin son sözleri olmuştur aynı zamanda. Dedikten yalnızca birkaç saniye sonra başına bir kurşun yiyerek yaşama gözlerini yummuştur.

Saki’nin hayal dünyasını harekete geçiren iki olgu olduğu bilinmektedir. Bunlardan ilki hamile olan annesine bir ineğin çarpması, ardından annesinin düşük yapması ve kendini toparlayamayarak ölmesidir. Bu trajikomik ölüm Saki’yi oldukça etkilemiştir. Bu yüzden öykülerinde hayvanlara sıkça rastlanır.

İkinci etmen ise, annesi öldükten sonra akrabalarının yanında yaşamasıdır. Öykülerinde sık rastlanan durumlardan biri ise gerici bir kafa yapısına sahip halalar ve teyzelerdir. Kullandığı çocuk kahramanların güçlü ve zeki oluşunu da Saki’nin kendi çocukluğuyla ilintilemek pek tabii mümkündür.

Lady Anne Susuyor, klişe öykülerden sıkılıp ilginç öyküler okumak isteyenlere.

22 Ekim 2013 Salı

Gece Oturumları - Ken Macleod


Gece Oturumları hakkında söyleyebileceğim ilk şey 2008 Britanya En İyi Bilim Kurgu Romanı Ödülü'nü kesinlikle hak etmiş olduğu. Aslında vurgulamak istediğim ödülün adı değil, bir ödül almış olduğu gerçeği. Yazar Ken Macleod'un ise ESFS ödüllü olduğunu belirtmekte yarar var.

Bilimkurgunun olduğu kadar polisiyenin de mevcut olduğu bir siyasi gerilim romanı Gece Oturumları.

Bilimkurgu denince birçok kişinin aklına insanlar tarafından yapılmış mekanik robotlar ve gezegenler arasında yolculuk yapan devasa uzay araçları gelir. 2.şık bu kitapta yer almıyor ama eğer robotların bolca yer aldığı bir kitap arıyorsanız bu sürükleyici kitap tam size göre!

Nükleer silahların bolca kullanıldığı bir gelecekte İman Savaşları beklenmedik bir sonuca yol açarak dinin tüm dünyada gücünü kaybetmesine neden olmuştur. Kitabın hakim olduğu dünya dinden, terörden ve daha birçok kötülükten arındırılmış; insanların, robotların ve insansı robotların bir arada yaşadığı türden.

Bir piskoposun öldürülmesi kitaptaki olayların başlangıç noktası. Buraya kadar salt bilimkurgu okurken, buradan sonra işin içine polisiye de giriyor ve birbirinden çok uzak bu iki türün ustaca harmanlanışına tanık oluyoruz.

Cinayeti araştırmakla görevli Komiser Adam Ferguson çok geçmeden bunun bir terörist eylem olduğu sonucuna varır. Kimler planlamıştır bu cinayeti? Ve amaçları nelerdir? Kısa bir süre sonra Adam Ferguson bu sorulara da yanıt bulacaktır.

Kitabın farklı bir sürece girmesiyse bu noktadan sonra başlıyor ve okurda merak unsuru artış gösteriyor. Sayfalar ilerledikçe karakter yelpazesinin de genişlediği kitap, deyim yerindeyse okurunu geriyor ve tatmin edici bir finalle de son buluyor.

Ben sevdim Gece Oturumları'nı. Güzel bir bilimkurgu macerasıydı. İşin içine din olgusu da girince gerçekten ilginç bir kitap çıkmış ortaya. Kitap hakkında daha detaylı bilgi vermek istemedim, yüzeysel değindim.

Az da olsa bilimkurguya ilgisi olanların okurken sıkılmayacağına garanti veririm.

Alıntılar:

"Robotlar insan yüz ifadelerini ve duygularını okumada insanlardan daha becerikliydiler."

"Dünyanın gerçekliğine inanıyorsan hiçbir şey delilik değildir." -Jessica.

"Ne kadar az korkarsan sonunda o kadar çok merhamet görürsün, değil mi?" -Brian Walker.

"Espri kavramsal bir yeniden düzenlemenin anlık sonucudur." -Kelle2

"Başkasının acısını hissedemezdiniz. Buydu işte. Duygudaşlık, evet, mümkündü; beyninizdeki ayna-nöronlarınız anlayışla ışıldayabilirdi ama işin özünde kimse başkasının acısını hissedemezdi."

Yarım - Emre Kalcı



Okuduğum 5.Emre Kalcı kitabının adı Yarım. Bu kitapta birçok şey yarım. Yarım bir elma, yarım bir kalp, yarım bir aşk ve kitabın sonunda yer alan 3 adet yarım kalmış mektup. Vuruyor Emre Kalcı cümleleriyle bizi bir kez daha. Aşkı tatmış bir insandan böyle şeyler okumak çok zor olmasa gerek, aşkı tatmış bir insanın böyle şeyleri okuması da çok zor olsa gerek. Kelimelere daha fazla anlam yüklenir çünkü. Güzeldi, güzel.

Alıntılar:

"Boş bir kitabı da sever insan, çünkü en çok boş bir kitabın içine güzel şeyler yazabilme ihtimalin vardır... O ihtimalle, en olmayacak hevese, olmuş gibi asılırsın..."

"Gitmek herkesin hakkı da, giden herkes haklı mı?"

"Deneyecektik olabilme ihtimalini; ölebilme ihtimaline ihtimal vermeyecektik bir ateş yakmaya çalışırken..."

"Hayat kimi kalan yapıyorsa diğerini de yalan yapıyor, inan bana..."

"Ama sonunda, bütün güzel rüyalardan uyanır insan..."

"Çalınmış bir kalp, alınmışsa çaldığını fırlatıp atan hırsızına, suç sayılır mı ki bu iki cihanda? O gece sayıldı."

"Aşk, tuzağına düşmemen gereken değil, uzağına düşmemen gerekendir."

"Gidecek yeri olmayan biri alnını trenin camına yaslar ve nereyi terk ettiğini düşünür sadece, unutma, terk ettiğin yere iyi bak..."

El - Emre Kalcı


El için gene klasik bir Emre Kalcı kitabı demek mümkün. Kelime oyunlarıyla zenginleştirdiği yazılarını okumak büyük bir keyif. Bu işi en iyi yapanlardan biri sanırım Kalcı. Veya bu türde okuduğum kitap sayısı bir hayli az olduğundan ben böyle düşünüyorum, tam olarak bilmiyorum. Eğer öyleyse bile ben çok beğendiğimi itiraf etmeliyim.

Alıntılar:

"Mutluluk toplasan anca bir kaç sayfa, acıyla ciltli aşk kitaplarında."

"Aşıklarla aptalları aynı görenler var aramızda. 'Aşk bir hayal,' deyip, sevenleri hayalci bulanlar... 'Kimsenin gözlerinde o kadar büyük deniz olamaz, yalan,' diyenler... Zarif bir dokunuşa ayağı hiç takılmamış olanlar."

"Çünkü mutlu olmayı öğrenememiş ya da mutlu edilmemiş her çocuk büyüyünce bir kaleme aşık olur mutlaka..."

"İnsan çok sevdiği biriyle yan yana gelemediğinde, dünyada henüz yan yana gelememiş kelimelerin peşine düşer, onları birleştirir... Bu, birçok şairin en görkemli özgeçmişidir..."

"Bir tren bir şehre geç gelince, bir dokunuş bir tene hep geç kalır."

"Özleyerek, kaybettiğini geri getiremez insan; sadece kendisini acının uzağına götürecek gücü kaybeder."

"Birini sevmek, seçilmiş en büyük yalnızlıkmış meğer..."

"Sevdiğim bir rüyanın peşinden gidebilmek için bilinmeye esaretim var evet;
ama korkma,
denizler kurumadan bütün gemileri yakacak cesaretim de var benim..."

"Tenimde parmak izlerini bulamıyorlar. Özgürsün artık!"

"Bir hevesle alınıp yarıda bırakılmış kitap gibiyim... İçime çoktan yazılmış cümlelerin kaderini merak ediyorum..."

"Aşk herkesi farklı yaparken, ayrılık herkesi aynı kılıyor."

"Hep bir yenilen vardır ama her zaman bir kazanan yoktur unutma..."

"Şarkılar, filmler, kitaplar, kokular, mekanlar... Hepsi aşkta adalete yardım ederler. Kendilerini hatırlatıp, unutmaya çalışanı kendi silahıyla vururlar..."

"O kadar üzülmüşüm ki, bir şiir çıkıp gelmiş aklıma..."

"Demek ki her hikaye, bitmeden önce kendini gerçekten tamamlıyor."

"Bir kalp kaç kere kırılıp iyileşir, bir bakış kaç kere hatırlanıp unutulur, bir yalan kaç kez söylenir ve en çok kaç kez affolur?"

"Ne yaşadığımı, nasıl yaşadığın ele veriyor sonunda..."

"Hepsi bu kadar işte...
Hayat da, aşk da, edebiyat da..."

6 Ekim 2013 Pazar

Hell on Wheels - Genel Yorum

Dizi dünyasında HBO kanalının bir ağırlığı olduğunu herkes bilir. Büyük toplar, yani kült olmuş dizilerin büyük çoğunluğu hep bu kanaldan çıkmıştır çünkü. AMC kanalı ise hiç kuşkusuz son birkaç yıldır dizileriyle Emmy'e ambargo koymuş bir kanaldır. (Mad Men ve Breaking Bad)

Bu yüzden ABD'de AMC'nin çıkaracağı diziler büyük bir merakla beklenir ve çıktığında da ilgiyle takip edilir. Mad Men, Breaking Bad, The Walking Dead, Low Winter Sun ve Hell on Wheels en güzel örneklerdir.

ABD'de de hal böyleyken ülkemizde bu durum tam tersidir. AMC kanalı ülkemizde bir tek The Walking Dead ile varlık gösterebilmiştir, ha Breaking Bad'i de unutmamak gerek. Kendisi son Emmy Ödülü'nün sahibi olmakla birlikte benim de şu an için en sevdiğim dizi konumundadır. 3 Emmy Ödüllü Mad Men bile azınlık bir kitle tarafından takip edilmektedir  Hell on Wheels içinse durum çok daha vahimdir. Hali hazırda devam eden tek Western dizisi konumunda bulunan Hell on Wheels gerektiği kadar ilgi görmüyor, evet.

Biraz da diziden bahsedeyim. Veya ülkemizde henüz keşfedilmemiş bir başyapıttan mı demeliyim? Varın ona siz karar verin.

Bu yapımı daha ilk bölümünde keşfetmiş biri olarak şahsen kendimi şanslı addediyorum. İki çeşit dizi izleme yöntemi vardır: Birincisi dizinin tüm bölümleri yayınlanmıştır ve o bölümleri peş peşe izleyerek kendine ziyafet verirsin, ikincisi de bir diziyi haftalık takip edersin. İkisinin de kendine has zevkleri vardır. Hell on Wheels'i haftalık takip etmek benim için büyük bir keyif.



Cullen Bohhanon: Başrolde oynayan ve Anson Mount'un canlandırdığı Cullen Bohannon ile başlamak istiyorum. Adam kelimenin tam anlamıyla yürüyen karizma. Rolünü adeta bir kostüm gibi giyinmiş durumda. Onu izlemek büyük bir zevk. Mississippili Güneyli bir askeri oynuyor dizide. Daha doğrusu ilk sezonda öyleydi. Güney Birlikleri adına iç savaşa katılıyor ve savaş bitiminde evine döndüğünde ise karısının kendisini asmış olduğunu, oğlunun da Kuzeyli askerler tarafından katledildiğini öğreniyor. Bohannon intikam yemini ediyor ve ailesinin yok olmasında başrol oynayan kişilerin izini sürmeye başlıyor. Bu yolculuk onu kıtayı bir uçtan diğerine bağlamayı amaçlayan demiryolu inşaatına götürür. Bir seyyar şehir olan Hell on Wheels'e böylelikle giriş yapmış olur Bohannon. Burada yaşayacakları ise onu intikam ateşinden uzaklaştırır ve tek amacının demiryolunu bitirmek olduğuna karar verir. Usta başı olarak başladığı serüvenine 3.sezonda tüm işçilerden sorumlu şirketin baş adamı olarak devam eder. Yani Thomas Durant'i alt ediyor da diyebiliriz.



Thomas Durant: Union Pacific Railroad Şirketi'nin demir yolu yapımında görevlendirdiği, demiryolunu kullanarak şirketin paralarını zimmetine geçirmekten utanmayan 19.yüzyılın ABD'sinde kapitalist bir adam. Arkasındaki güce güvenerek kanun adamı gibi gözüküp zaten çok az miktarda maaş alan işçilerle adeta oyuncak gibi oynaması, her türlü pisliği yapması, Bohannon'un Hell on Wheels'e adım atmasıyla sonlanır. Bohannon'u alt etmek zordur çünkü. Dizi buradan sonra Thomas Durant ve Cullen Bohannon çekişmesine sahne olur. 2.sezonun sonunda hak ettiği gibi hapsi boylayan Durant, 3.sezonda küllerinden yeniden doğar.



Elam Ferguson: Demir yolunda çalışan siyahi bir işçi, eski bir köle. Eğitim alarak yetişen nadir kölelerden biridir. İlk zamanlarda Bohannon'la pek anlaşamasa da zaman geçtikçe en güvenilir kişinin Bohannon olduğuna karar vermiştir. Bir bakıma Bohannon'la kader ortağıdır. Vahşi Batı'da birbirlerinin arkasını kollamak zorundadırlar artık. Ayrıca Bohannon sayesinde konumunda da bir yükselme olmuştur. Dizideki siyahilerin önderidir. Hell on Wheels'deki genelevde çalışan Eva adlı kadına aşıktır aynı zamanda.

Eva: Hell on Wheels'deki genelevde çalışan bir fahişe olan Eva'nın da hayatı Elam'la tanıştıktan sonra değişikliğe uğrar. İlk başlarda asi kimliğiyle tanıdığımız Eva zamanla değişir ve genelevdeki hayatına da son verir. Mr. Toole adlı adamın da kendisini sevmesi sonucunda çıkılmaz bir aşk üçgenine girilir.



Lily Bell: Vahşi Batı'nın masum sarışın hanımı.* Thomas Durant'in arazi koşullarını inceledikten sonra uygun bir yol haritası çıkarması için görevlendirdiği mühendisi Robert Bell ve adamları kızılderililer tarafından katledilir. Robert ölmeden kısa bir süre önce haritaları Lilly'e Bell'e ulaştırarak onun Hell on Wheels'e gitmesini ve haritaları Durant'e vererek olan biteni anlatmasını ister. İşte Lily'nin bu gezgin kasabayla tanışma serüveni de kısaca böyledir. Lily Bell güzelliğiyle Bohannon'u etkilemeyi başarır ve bir aşk üçgeni de Bohannon-Lily-Durant arasında yaşanır. 2.sezon finalinde ölerek de bizleri derinden üzer.

Ruth: Hell on Wheels'de hristiyanlığı yaymaya çalışan masum, şirin bir kız, rahibe. Kimsenin etlisine sütlüsüne karışmaz, işini yapar. Duygusaldır. Lily Bell'in de artık dizide olmayışından dolayı Bohannon'la yakınlaşmasını beklediğim karakter.

Peder Cole: Eskiden bir kızılderili olan bu adam hristiyanlığı kabul ederek üzerine bir takım elbise geçirir ve pederliğe soyunur. Kızılderi atalarıyla zaman zaman karşıya gelen Cole, sürekli ikilem yaşamaktadır. Ruth'a aşıktır.

İsveçli: Çakma İsveçli de diyebiliriz. Aslında Norveçli kendisi. Ama bir İsveçlidir gidiyor, herkes öyle hitap ediyor dizide. Kimseye eyvallahı olmayan, sinsi ve güvenilmez bir karaktere sahip. Bohannon'un en çok çektiği isim konumundadır. Aksanı çok hoş olmakla birlikte oyunculuğu da tartışılmaz.



Mickey McGinnes: İrlandalı. Batıya gelme sebebi servet kazanmak. Ticari zekaya sahip önemli bir karakter. Kimseyle zıt düşmemeye çalışarak işini yapar. Hell on Wheels'deki meyhane ve genelevin de sahibir aynı zamanda.

Sean McGinnes: Mickey'nin kardeşi. Onun da amacı aynı. Fakat abisiyle kıyaslandığında zayıf bir karakter ve korkak. Ticari zekaya sahip değil ve her zaman başı belada. Mickey'nin her zaman kendisini kurtarmasını bekler.

Genel Yorum: Kaliteli ve izlenebilir bir dizi arıyorsanız Hell on Wheels çok uygun bir tercih olacaktır. Tekerlekler üzerindeki cehennemle* tanışın ve güç için savaşan karakterlerin entrikalarına tanıklık edin!

Dizinin 3.sezonu yarın sonlanıyor. 4.sezon onayı gelir mi şimdilik bilinmez ama gelmesini o kadar çok istiyorum ki. Hem daha anlatılacak çok şey var, umarım devam eder. Büyük bir heyecanla 4.sezon onayını bekliyorum.

Son olarak dizinin sountrackleri bugüne dek izlediğim bütün dizileri sollar. Müziklerde açık ara önde Hell on Whells. Sırf o sahneler için bile oturur diziyi baştan izlerim.

Western sevenlere önerimdir. Western sevmeyenler de bir şans verebilirler tabii.

Her Mektubu Görülmüştür - Emre Kalcı




Yazarın kesinlikle diğer kitaplarını da okuyacağım demiştim ve öyle de yaptım. Her Mektubu Görülmüştür ile Emre Kalcı okumaya devam ettim.

Okuduğum ilk 2 kitabı (Alçı ve Sessiz Düet, Silahsız Düello) gibi tıpkı. Emre Kalcı'nın kelimelerle aşkı bu kitapta da devam ediyor. Ana konumuz gene aşk. Kitabın son 5 sayfasında ise yazar yazma tutkusunu anlatıyor bize.

Alıntılar:

"Görmek inanmak değildir, inanmak görmektir derler..."

"Seni unutmak için, senin değil artık kalbinin ihanetini bekleyen bir yalnızım işte..."

"Hasta ve hassas, ikisi de değiliz... Sadece, zekayla soykırıma uğrayan hissedenleriz."

"Yeryüzünde bir kalbe yaklaşmanın, gökyüzünde bir yıldıza ulaşmaktan daha sahici olduğunu düşündüm hep, elimdekine hep bu yüzden sıkı sıkı tutundum..."

"Ama birine alışmak, zamanla onu sevmekten daha güçlü bir hisse dönüşüyor."

"Birini bekleyebilmek, verilmiş sözlerin sağlaması olamaz mı?"

"İnsanlar gibi, cümlelerin de bir kaderi vardır..."

"Bir mektup öldüğünde, içinde yazanlar da ölür mü?"

"Bir başkasını yarım bırakan bir kalp, hala bir bütün olmaktan umutlu mu?"

"Şiir en büyük adaletti yeryüzünde, bugün bile hiç değişmemiş bir gerçektir kalbimde..."