22 Kasım 2014 Cumartesi

Amcanın Düşü - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski



Daha evvel ülkemizde başka yayınevlerince "Amcanın Rüyası" olarak da yayınlanan bir Dostoyevski novellası. Ben Can Yayınları'ndan çıkan Nihal Yalaza Taluy çevirisini okudum.

Amcanın Düşü, geneli itibarıyla komik bir öykü. Dostoyevski gerek diyalogları gerekse de kurgusu ile zaman zaman okurunu gülümsetmeyi başarıyor. Peki Amcanın Düşü tam olarak neyi anlatıyor?

Kızı Zina'yı yaşlı ve bunak bir prensle evlendirmeyi düşünen Marya Aleksandrovna Moskaleva'nın sinsi ve korkunç planlarını okuyoruz. İnanılmaz ikna kabiliyeti ile kızını bu iğrenç olaya nasıl ikna ettiğine şahit oluyoruz. Kısa bir süre sonra prensin öleceğini söyleyen Aleksandrovna, bu işin altından kolayca kalkabileceğini düşünür fakat aksilikler peşini bırakmayacaktır. Kitabın son bölümü ise şaşırtıcı bir şekilde sarsıcıydı.

Alıntılar:
"Her şey ölür Zinacığım, her şey, anılar bile... O yüce duygularımız da... Yerine ağırbaşlılık gelir. Niye yakınalım."
"Anne," dedi Zina, "yalana ne gerek var?" Ne diye bir de bununla kendimizi lekeleyelim? Her şey o derece kirli ki, bu çamuru örtmek için küçülmeye değmez."

21 Kasım 2014 Cuma

Beyaz Geceler - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski



Dostoyevski okumaya devam...

Sabri Gürses'in çevirilerini çok beğendiğim için Beyaz Geceler'i de Can Yayınları'ndan okumak istemiştim. Beyaz Geceler'in orada, burada, şurada diğer baskılarına denk geldim ve karşılaştırma fırsatı buldum; çevirileri berbattı. Gürses ziyadesiyle memnun etti beni, sizlere de öneririm.

Beyaz Geceler bir kısa roman veya uzun bir öykü. Ya da tam olarak şu: bir novella. Dostoyevski'nin ilk eserlerinden biri bu da. Kısa ama etkileyici. Öyle ki, İnsancıklar ve İkiz'den daha çok etkilendiğimi söyleyebilirim rahatlıkla. Hatta favori kitaplarımdan biri olmasına ramak kalmışı, yine de 10 tam puan verdim kendisine. Ve bu incecik eserden tam üç sayfa not çıkardım.

(Hafif spoiler.)

Bir aşk üçgenini anlatıyor diyebilirim kısaca. Anlatıcımız bir hayalperest ve Petersburg'un "beyaz geceler"inde şehirde dolaşan yalnız bir adam. Ömrü boyunca "biri"ni arayan ve onun hayaliyle yaşayan biri. Nastenka adlı kadın, işte tam olarak bu aranan kişidir.

Bir köprüde olur tanışmaları ve yalnızca dört gece sürer. Çünkü Nastenka klasik kadın içgüdüleriyle hareket eder ve O'na birazcık acımasızca davranır. Anlatıcımızsa geçip giden bu trenin ardından eski, monoton, yalnız hayatına geri döner.

İnsan ruhunu çok iyi anlatmış Dostoyevski, yine müthiş tespitler yapmış insana dair. Okunmalı. Bu hüzünlü hikaye mutlaka okunmalı.

Alıntılar:
"Böyle bir göğün altında huysuz ve kaprisli insanlar yaşıyor olabilir mi gerçekten?"
"Mutsuzken, başkalarının mutsuzluğunu daha güçlü hissederiz; duygu parçalanmaz, yoğunlaşır..."

Yufka Yürek - Fyodor Mihayloviç Dostoyevski



Dostoyevski'nin kısa öykülerinin derlendiği bir kitap bu. İçerisinde sekiz adet öykü bulunmakta. Kitabın en uzun öyküsü olan Ev Sahibesi en sevdiğim öykü oldu aynı zamanda.

Öyküler hakkında kısa kısa notlar almıştım okurken fakat biraz önce baktığımda yetersiz olduklarını gördüm ve paylaşmamaya karar verdim. Genel bir yorum yapacak olursam eğer, çeşitli duyguları bir arada yaşadığımız öyküler bir arada. Birçoğunun ortak noktası, zamanın Rusya'sında bir hayli fazla kişinin kiracı kimliğinde bulunması ve her ay para ödeyerek belli bir metrekare içerisinde barınmasından ileri geliyor.

Dostoyevski'nin sürgün öncesinde kaleme aldığı öyküleri okuyarak günümüzün bu en değerli yazarlarından birinin öykü sanatında da ne kadar başarılı olduğunu gözlemlemek iyi olacaktır.

İkiz - Fyodor Mihailoviç Dostoyevski


"İşte baylar, benim ilkem: Başaramazsam güçlenirim, başarırsam tutunurum ve hiçbir koşulda sinsilik yapmam. Entrikacı değilim ve bununla gurur duyuyorum." Bay Golyadkin.
Dostoyevski'nin ikinci romanı "İkiz". Yani henüz gençlik eserlerinden. Bu romanı yazdığında henüz kendi ülkesinde bile bir üne kavuşmuş değildi. Türkiye'de daha önce "Öteki" ve "Öteki Ben" adlarıyla yayınlanan eser, Can Yayınları tarafından "İkiz" adıyla çevrilmiş. Sabri Gürses'in çevirilerini beğenen biri olaraktan, ben de bu versiyonunu okumayı tercih ettim.

Uzunca bir önsöz yazmış Sabri Gürses ve neden bu isimle çevirdiğini açıklamaya çalışmış. Şahsen ben haklı buldum. Fakat bu versiyondan okumak isteyen kişilere kitabı bitirdikten sonra önsözü okumalarını salık veririm. Ben de öyle yaptım. Çünkü önsözde epey bir spoiler bulunmakta.

Kitap hakkındaki yorumlarıma gelecek olursam eğer. (Hafif spoiler.)

Kısaca, başarılı bir Dostoyevski romanı olduğunu söyleyebilirim fakat peşinen de eklerim: okumayı becerebilenler için. Peki bu ne demek tam olarak? Akıcı ve sürükleyici bir yanı yok bence fakat şizofrenik bir birey olan Bay Golyadkin'in bölünmüş kişiliğini ustaca anlatmış Dostoyevski. Özellikle karakterler arası diyaloglarda bunu gözlemek mümkün.

Bir gün dışarıda "ikiz"ine rastlayan Bay Golyadkin, kendisinin yerine geçip, hayatını ve iş düzenini mahveden bu ikinci kişiliğine karşı bir savaş verecektir öykünün sonuna dek. Bay Küçük Golyadkin ve Bay Büyük Golyadkin merkezli bu roman, 1840'lı yıllarda geçiyor.

Dostoyevski'nin bir insanın iç dünyasını anlatmakta ne kadar başarılı olduğunu görmek için okunmalı.

24 Ekim 2014 Cuma

Orange is the New Black (2. Sezon)


İkinci sezonu da izleyip bitirdim, şimdi üçüncü sezonu bekleyenler kervanına katılabilirim.

Dizinin ikinci sezonu da tıpkı ilki gibi yine 13 bölümden oluşuyor. Yine her bölümde farklı bir karakterin hapishaneden önceki hayatına odaklanıyor ve kalan sürede de Piper'ın macerasını izlemeye devam ediyoruz.

İlk bölümde Piper tahliye için başka bir hapishaneye naklediliyor ve bu sayede farklı bir hapishene ortamına daha şahit oluyoruz. Ama tabii ki Piper gibi biz de eski hapishane ortamını özlüyoruz. Tahliye Alex'e yarıyor, o salıveriliyor fakat Piper yeniden eski hapishenesine gönderiliyor. Sevgilisiyle de ayrılan Piper, çok daha zor günler geçirmeye başlıyor. Sevgilisinin, en yakın kız arkadaşı Polly ile birlikte olmaları ise Piper için son nokta oluyor.

İkinci sezonun en önemli olaylarından biri ise hiç kuşkusuz, haspihanenin eski dönemlerinde en çok korkulan isim olan Vee'nin tekrar hapisheneye girmesi ve siyahlar ile beyazların arasının açılmasında başrol oynamasıdır. Sigara ve uyuşturucu ticareti ile kısa sürede hapishenede en çok korkulan ve saygı duyulan biri hale gelecektir tekrardan. Fakat sezon finalinde tam kaçtığı sırada araba çarpmasına (çarpan kaçak mahkum bilinçli olarak yaptı) üzüldüm. Umarım ölmemiştir de tekrar izleyebilme fırsatı buluruz üçüncü sezonda.

Red'in mutfağı kaybetmesi ve işin başına Latin kadınların geçmesi de yine bahsedilmesi gereken bir konu zira bu değişim hapishane dengelerini iyiden iyiye değiştirdi. Eski gücünü kaybeden Red, küllerinden yeniden doğmak için Altın Kadınlar'la planlar yapacaktır.

Hapishane yönetiminde de çalkalanmalar meydana gelecektir. Natalie'nin yaptığı yolsuzlukları gün yüzüne çıkaran Piper sayesinde Joe Caputo başa gelecektir ve buna istinaden de Piper'ın başka bir hapishaneye transferi engellenecektir.

Harika bir karakter değişimine sahne olduğumuz Sam Healy ise mahkumlar için "Güvenli Bir Yer" adında bir etkinlik düzenler. İlk zamanlarda olumlu sonuç verse de, zamanla katılımın sıfıra indiği için büyük bir hayal kırıklığına uğrar. Sevdiği kadının değişiminde önemli bir rol oynadığı Healy'i oynayan Michael Harney bir tebriği hak ediyor. Harney haricinde çok iyi bir oyunculuk daha var dizide, hatta en iyisi olmaya bile aday: Uzo Aduba'nın canlandırdığı Suzanne 'Crazy Eyes' Warren karakterini izlemek oldukça keyifli.

Aslında söylenecek daha bir sürü şey var fakat daha fazla uzatmayayım.

Orange is the New Black'i izlemenizi öneririm. Tabii önce kitabı da okuyabilirsiniz.

18 Ekim 2014 Cumartesi

Dexter (7. Sezon)


 Henüz izlemediyseniz okumanız tavsiye edilmez. (7.sezon)

Kısaca söylemek gerekirse: En sevdiğim Dexter sezonu kesinlikle 7.sezon oldu.

Birkaç hafta oluyor sezonu bitireli. Bitirdikten hemen sonra sıcağı sıcağına bir yorum yazsaydım daha iyi olabilirdi tabii ki fakat yine de sezonun önemli olaylarını unutmuş değilim.

Hep merak ediyordum, Debra ağbisi Dexter'ın bir seri katil olduğunu öğrendiğinde ne tepki verecekti? Bu gerçeği bilerek onunla nasıl yaşayacaktı? Yoksa kabullenmeyip onu adalete teslim mi edecekti? İşte bu sezonda bu çok merak ettiğim sorularıma cevaplar buldum ve kesinlikle de tatmin oldum.

Debra'nın 6. sezonda Dexter'a aşık olmasını ilk başlarda garipsemiştim fakat daha sonra "neden olmasın?" diye sordum kendime ve olmaması için herhangi bir mantıklı cevap bulamadım. Aşk bu, ne zaman ve nasıl olacağı belli olmaz. Kime olacağıysa asla. Nitekim bu gerçeği kabullendikten sonra 7. sezondaki senaryo çok daha tutarlı bir hale geliyor.

Bu sezonu en sevdiğim sezon ilan etmemin başında elbette ki Hannah McKay geliyor. Yvonne Strahovski'nin oynadığı karakter oldukça çekiciydi. Dexter'la olan ilişkileri biraz hastalıklı başlasa da, zamanla düzene gireceğini düşünüyordum. Fakat finale doğru işler hiç de umduğum gibi gitmedi ve Debra ile Hannah'ın aralarının açık olması sebebi ile, Dexter tam olarak istediğini elde edememiş oldu. Oysa ki onları mutlu olarak görmek bir seyirci olarak beni sevindirirdi.

Hannah'ın yanı sıra bir karakter daha vardı bu sezona güç veren ve keyifle izlememi sağlayan: Isaak Sirko. Çok sağlam bir karakter yaratmış senaristler lakin çok da çabuk harcadılar. Sadece dokuz bölümde izleyebildik kendisini ama diziye bıraktığı iz büyüktür kanımca. Ölmesine yakın gay olduğunu öğrenip bir şok yaşasak da, karakteri itibarıyla birçok Dexter izleyicisinin kalbinde taht kurmuş bulunmakta. Özellikle ölmeden önceki Dexter'la olan son diyalogları mükkemmeldi, çok doğru tespitlerde bulundu ve fikirleri ile beni etkiledi.

Sezonun en önemli olaylarından biri ise hiç şüphesiz Maria LaGuerta'nın ölümü idi. Geçen sezonda kilise enkazında bulduğu kan lamınının peşini bırakmayan ve bu sezon boyunca da bunun izini sürerek Dexter'ın Liman Koyu Kasabı olduğunu ve aslında Doakes'un suçsuz yere öldüğünü kanıtlamaya çalışan LaGuerta'yı finalde çok acı bir sürpriz bekliyordu... Aslında onu değil, tüm izleyicileri. Kardeşi ve aynı zamanda aşık olduğu adam konumundaki Dexter'ı korumak adına Maria'yı kendi silahıyla vuran Debra, inanıyorum ki bunu çok kolay atlatamayacak. Dexter yüzünden sürekli bir düşüş yaşayan Debra kelimenin tam anlamıyla dibe vurmuş  durumda. Bu sebepten dolayı 8. sezonda nasıl bir ruh hali içerisinde olacağını şimdiden merak etmeye başladım.

Sezonun en etkileyici sahnesi benim için sezon finalinin son üç dakikası idi. Dexter ve Debra'nın arka arkaya yürüdükleri ve içlerinde fırtınalar koptuğu halde dışlarına hiçbir şey yansıtmadan partiye katılmaları beni çok etkiledi. Zaman zaman açıp izliyorum hatta o son sahneyi.


Parti demişken, Angel'in emekli olduğunu ve kendisine bir mekan açtığını da belirtmek gerek. Artık bu işlerden elini eteğini çeken Angel Batista'nın son sezonda mesleğe döneceğiyle ilgili bir his var içimde. Bekleyip göreceğim. Açıkçası onsuz ekip eksik kalır.

Tüm bu olaylara nazaran nispeten daha önemsiz bir şey daha yaşandı, o da şuydu: Louis'in ölümü. Geçen sezondan itibaren Dexter'a musallat olan ve gün geçtikçe sınırlarını zorlayan Louis'in gidici olduğunu anlamıştık az çok fakat bunun Dexter'ın elinden değil de, Isaak Sirko ve adamlarının elinden olması şaşırtıcı idi. Ama nihayetinde öldü ve Dexter da rahat bir nefes almış oldu.

Son olarak, Quinn'in bu sezondaki birçok davranışını tasvip etmiyor ve yeni sezonda düzelmesini, en azından eski klasik Quinn olmasını temenni ediyorum. Masuka için bir eleştirim yok, o herzamanki gibi neşeli ve senaryo gereği zaman zaman izleyiciyi de neşelendirmeyi beceriyor.

Artık önümde tek bir sezon kaldı, sonra Dexter yok... Şimdiden üzülmeye başladım. Hem zaten son sezon için en kötüsü diyorlar, finali ise felaketmiş. Ama bilmiyorum, izleyip karar vereceğim elbette fakat en azından birkaç ay daha izlemeyi düşünmüyorum.

30 Eylül 2014 Salı

Kara Kedinin Gölgesi - Yekta Kopan



Kara Kedinin Gölgesi'ni de okuyarak Yekta Kopan'ın öykülerinin de tadına bakmış oldum böylece. 26 adet öykü bulunuyor bu kitapta, her öykü de ortalama ikişer sayfa. Anlayacağınız, hepsi birer mini öykü. Oldukça naif bir dille yazılmış hepsi. Ara ara şiirsel cümleler bile mevcut.

Öyle çok da derinden etkileyen öyküler olmadı beni fakat her birini okurken oldukça keyifli dakikalar yaşadığımı itiraf etmeliyim. Yekta Kopan'ın güçlü bir öykücü olduğuna da şahit oldum ve kendisini biraz daha sevdim.

Romanlardan bunaldıysanız eğer, bu akıcı öykülerle birkaç saatinizi şenlendirebilirsiniz siz de.

"İçimdeki vahşi batıda... bir sorun vardı ve ancak sen çözebilirdin. Sorunum, senin bu sorunu çözmek için hangi kimliği seçeceğini bilmememdi. Sen, ruhumu avucunun içi gibi bilen bir şerif gibi davranmaktansa kasabaya gelen gizemli yabancı olmayı yeğledin."