25 Nisan 2014 Cuma

Death Note (İlk 10 Bölüm)



Küçüklükten kalma Pokemon, Digimon ve Yu-Gi-Oh anılarım vardı ve anime kültürüm de bunlardan ibaretti. Tabii o zamanlar biz bunları çizgi film olarak biliyorduk, anime olarak değil. Çocukluk işte.

Geçenlerde Pokemon'u özlediğimi fark ettim, şöyle bir çocukluğuma gidip geldim. Bir çocuğun kendini Pikachu sanıp camdan atlamasından sonra yasaklanmıştı ülkemizde bu yapım ve o gün bugündür Pokemon izlememiştim ben de. Evet, gerçekten uzun bir zaman dilimi geçmiş. Bir neslin "çizgi filmi" Pokemon talihsiz bir şekilde yayından kaldırılmış ve o nesil çocuklar olarak bizler de (bayağı duygusal oldu yalnız) sevgilimizden ayrı büyümüştük.

Her neyse. Konumuz Pokemon değil.

Pokemon'u izlemeye niyetlenmiştim ki, hiç ilgim olmayan bir konu olan animelere ilgi duymaya başladım bu ara. Ve izlemişken de en iyisini izleyeyim dedim ve Death Note izlemeye karar verdim. Belki de en iyi değildir ama araştırmalarım sonucunda en iyilerinden biri olduğuna karar verdim. Bunda birkaç kişinin önerilerinin en başında Death Note olmasının da büyük bir payı var tabii. Onlara da teşekkür ediyorum.

İlk on bölümü izledim geçtiğimiz günlerde ve gerçekten hayran kaldım. Müthiş bir senaryo var ve her bölümde üzerine koyarak ilerliyor. Büyük bir keyifle izliyorum ve izledikçe de izleyesim geliyor, merak uyandırıcı bir yapıya sahip.

Daha ilk bölüme başlarken introdaki şarkıyla beni kendine bağladı bu anime ve devamında bölüm içerisinde çalan müzikler ve finaldeki şarkı ile de iyiden iyiye unutulmazlarım arasına girmeyi başardı şimdiden. Müzikler çok başarılı.

Kira davası oldukça gerilimli ve L adlı dedektif ise gerçekten çok zeki. İlk başlarda Light çok saf diye düşünüyordum, bir sürü hata yaptı çünkü ama sonra o da toparladı ve böylece L ile Yagami Light kapışması da başlamış oldu. İkisinin de karşılıklı zeka dolu hamlelerini izlemek çok hoş.

Birkaç yerde yazılan yorumları okurken feci bir spoiler yedim, biraz hevesim kaçar gibi oldu ama yine de devamını izlemek istiyorum ve izleyeceğim.

Bitirdiğimde de yine bir şeyler karalarım.

21 Nisan 2014 Pazartesi

Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları - Doğu Yücel


Sayfa sınırlaması olmayan herhangi bir öykü kitabı okuyanlara, 15 puan! (Okuma Şenliği Bahar 2014)

Genel Değerlendirme: Doğu Yücel, yazın hayatındaki bu ilk öykü kitabıyla, çok da sıradışı olmayan bir dille orjinal fikirlerin adamı olduğunu belli etmiş oluyor. Orjinal fikirlerin ardından ortaya çıkan öyküler de biz okurlara son derece keyifli anlar yaşatıyor.

Kitapta on bir adet öykü bulunuyor ve istinasız her öyküde bir şeylere gönderme, bazı şeylere de dokundurmalar mevcut. Böyle söyleyince anlamsız oldu biraz, o halde şöyle açayım: Bazı öykülerde varoluş, dinler ve Tanrı ile ilgili görüşler mevcut. Yücel'i yakından takip edenler bu konulara bakış açısından da haberdardırlar mutlaka. Bunun haricinde her öyküde popüler kültür örnekleri mevcut. Yazarın müzik, edebiyat ve sinemaya olan ilgisi sonucunda birçok film, kitap, yazar, şarkı isimleri ve müzik grupları adına rastlamak mümkün. Bir de bariz bir şekilde Stephen King hayranlığı belli olmakta. Ve bunun gibi şeyler.

Kitapta sevmediğim öykü olmadı, bu yüzden, Düşler, Kabuslar ve Gelecek Masalları'nın son derece başarılı bir öykü kitabı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim. Öykülere de yüzeysel bir şekilde tek tek değindim:

Rüya Çocuk: Açılışı sağlam bir öyküyle yapmış Doğu Yücel. Daha ilk öykü bu kadar iyiyken, kalan öyküler hakkında beklentim yükseldi bu sebeple. Çok sade ve anlaşılır bir dille kaleme alınmış bu öykünün finali okuru şaşırtacak cinsten. Her gün rüya görüp annesine "unuttum" diyen bir çocuğun, günün birinde rüyasında kendini görmesi sonucunda durum ilginç bir hal alıyor.

Bariyer: Stephen Kingvari bir korku öyküsü "Bariyer". Aslında öykünün henüz başındayken, korku filmlerini ti'ye alan bir öykü olduğunu düşünmüştüm. Yücel ustaca bir hamleyle bu düşünceden vazgeçiriyor ve soğuk duş etkisi yaratan birkaç bölüm okuyoruz. Otopark, otoparkta bulunan 666 adet araba, sadece pahalı arabaları parçalayan bir bariyer, "Hristiyanca" ve "Müslümanca" şeytan kovma yöntemleri ve hastalıklı bir hayal gücünün yol açtığı, hastalıklı bir ruh hali. Yer yer eğlenceli olmasına rağmen, ürkütücü bir öykü.

"Sivri kazıklar vampirler için neyse, gerçek de çoğunlukla hayal gücü için, odur." -Stephen King.

Tiyatrodaki Hayat: Tiyatrodaki Hayat, Doğu Yücel'in tiyatrocu babası Erkan Yücel'in etkileyici yaşam öyküsüne davet ediyor bizi. Türkiye'nin önde gelen tiyatrocularından biri olan Erkan Yücel'in usta oyunculuğunu, Uğur Önçağ karakter vasıtasıyla sunuyor bizlere Doğu Yücel. Hayatını tiyatroya adadığını, tiyatrodan güç alarak yaşadığını ve oynadığı karakterler ile ruhunu ustaca takas edişini öğreniyoruz. Bu duygusal öykünün sonu ise enfesti. Damakta hoş bir tat bıraktı ve böylesine güçlü bir tiyatro oyuncusunu canlı izleyemeyecek olmak üzdü biraz da.

"Bazı hayalperestlerin hayallerini sadece bazı hayalperestler gerçekleştirebiliyor."

"Belki de ölümsüzlüğün sırrı; bugün dünyada bıraktıklarımızın ölümümüzden sonraki hayatlarımızı etkileyebilmesinde yatıyor."

Ölümsüzlüğün Gıcık Sırrı: Kitaptaki bilimkurgu öykülerden ilki. Yorb adındaki bir uzaylı günün birinde dünyayı ziyaret eder. Neyorik gezegeninden gelen Yorb, bir televizyon programında kanser ve AIDS gibi hastalıkların çözümlerini söyleyerek insanları iki büyük dertten kurtarır. Bu olayın ardından Yorb dünyada şöhret olur tüm insanlar ona inanmaya başlarlar ve sözlerini can kulağıyla dinlerler. Bunlar haricinde çok önemli bir şeyi daha açıklayacağını söyler Yorb, bu da ölümsüzlüğün sırrıdır. Herkes ekranlarının başında Yorb'un ağzından çıkacak olan kelimeli bekler.

Hayalperest: Bir hayalperest anlatılıyor bu öyküde. Hayalperestliğin ne zaman başladığı, kurduğu bazı hayaller ve hayalperestliğin ölümü. Öykü hayalperest okurlar için daha bir önem taşıyor.

"Yetişkinlerin eğlence dedikleri saçmalıkların hepsi çocukken yaşadıkları zevkleri tekrar yaşayabileceğini umutsuzca düşlemelerinden kaynaklanır.Hiçbir zaman çocukluklarındaki kadar eğlenemezler ve bunun altında ezilerek, kompleks içinde eğleniyor rolü yaparlar. Çocuklar ise eğlence için ne arabaya, ne içkiye ne de sigaraya ihtiyaç duyarlar, patlak bir top bile onlara yeter."

"Hayalleri gerçekleştirebilecek yeteneğim varsa bile bunun ne önemi var hayalsiz bir bedende? Varın bana hayalperest deyin. Hayallerin söndüğü bir dünyada bir hayalperest yaşayamaz."

"Mutsuz bir adama güzel anılar bile acı verir."

İlahi Düello: Gizemli bir şekilde açılıyor öykü ve okuru ölen bir adamın düşünceleriyle baş başa bırakıyor. Öldüğü yerde Tanrı'yla karşılaşan anlatıcı, hayatını Tanrı'ya anlatmaya başlıyor. Finali de dahil olmak üzere bazı kısımlarda gerçek anlamda kahkaha attırıyor.

Büyük Aşklar küçük harfler Yazılır: Öykünün ismi bana daha farklı şeyler çağrıştırmıştı. Bu yüzden, Tanrı ve evrenin başrolde olduğu bir öykü okumak şaşırttı. Zamazingo adlı, evrenin en büyük uzay gemisi ve aynı zamanda en büyük fotoğraf makinesi olan araç, günün birinde evrenin fotoğraflarını çekiyor. Gazete yayımlanan bu fotoğraflardaki çok önemli bir detayı ise küçük bir çocuk fark ediyor. Bu olaydan sonra ise evrende birçok değişiklik meydana geliyor.

"Aşık olan her Kurşun Asker kırılır, her King Kong ölürmüş. Aşkın bulaştığı her masal mutsuz bitermiş."

Ölü Sevgiliye Mektup: Ünlü yazar Bram Stoker'ın kült romanı Dracula'nın ana kahramanı Kont Dracula, ölü sevgilisi Elizabeth'e bir mektup yazıyor. Oldukça etkileyici bir mektup bu.

"Ölümden sonra söylenen aşk cennete akar, cehennemde olsan bile bulur seni, ölümcül alevlerin içinde serinletir ruhunu."

Binbir Gündüz Masalı: Dünyadan sıkılan ve uyumamayı tercih eden insanoğlu, bu grevine uzun süre devam eder. Tanrı bu duruma daha fazla dayanamaz ve HERŞEYİÖĞRENEN meleğinden olayı öğrenmesini ister. Sorun öğrenildiğinde ise bu sefer Tanrı HERŞEYİBİLEN adlı meleğini gönderir ve insanoğluna bir hikaye anlatmasını tembihler. Bu hikaye, Kertler ve Loklar'ın hikayesidir. Yer yer komik, okuması keyifli.

Aşk, Şeytan ve ÖYS Üçgeninde Bir Faust: Günümüzdeki adı YGS-LYS olan sınava hazırlanan Serdar, tembel bir öğrencidir ve hayal aleminde gezmeyi sever. Dershanede sürekli en başarısız sınıfta yer alır ve daha yukarısı için çalışsa dahi gerçekleştiremeyeceğini düşünür. Fakat günün birinde gördüğü rüya, dinlediği şarkı ve dershanedeki -kendi deyimiyle- "inek" bir kız arasında bağ kurulur. Serdar o andan sonra Aşkın adlı bu kıza aşık olduğunu fark eder. Belli bir süre içerisinde hayatındaki bazı şeyler değişecektir. Sonuyla şaşırtan bir öykü oldu, devamını merak ettirecek türden.

Hayalet Gemi'nin 14 Delisi: Kitabın on birinci ve son öyküsü "Hayalet Gemi'nin 14 Delisi". 47 sayfalık uzun bir distopik öykü. 5.Dünya Savaşı'nın patlak verdiği, teknolojinin son demlerinde olduğu, dünya nüfusunun hızla azaldığı ve kıtaların birer birer sulara gömüldüğü bir gelecek tasviriyle selamlıyor bizi Doğu Yücel. Tüm dünyanın umudu kesilmişken, 14 deli, "Hayalet" adını verdikleri gemiyle bir yolculuğa çıkıyor, yanlarında bir de öykünün anlatıcısı bulunuyor. Ufacık bir umuda tutunan bu deliler (aslında dahiler) tayfası denizler ve okyanuslarda araştırmalar yapıyor. "Umut" kavramını eşeleyen ve insanlığımızı sorgulatan güzel bir öyküydü. En sevdiğim bu oldu hatta. Kitap adına da iyi bir kapanış oldu.

"Umut, hele günümüzde, kötü bir şey; umut insanı boğabilir."

18 Nisan 2014 Cuma

Dexter (5.Sezon)

Henüz izlemeyenleri üzebilecek bilgiler içermektedir. (Yazı iki ay önce yazılmıştır.)

Önceki sezonlara oranla 5.sezonu daha kısa bir süre içerisinde bitirdim. Bunda konunun sürükleyici olmasının yanı sıra, izlemek için bolca vaktimin olmasının da etkisi var tabii.

Geride kalan dört sezona da umutla başlamıştım lakin 5.sezon için bu durum geçerli değildi. Koskoca diziyi yarıladığım esnada gerçekleşen olay, beni dizinin geleceği konusunda karamsarlaştırmıştı. Rita'nın ölümünden bahsettiğimi tahmin etmişsinizdir. Rita'sız Dexter eksik kalacak gibi gelmişti bana. Hem karakter bazında, hem de dizi.

Senaristler ben ve benim gibi düşünen birçok dizi hayranını şaşırtacak bir senaryo hazırlamışlar 5.sezona. Rita'yı tamamen unutmamızı sağlayamasalar da, Lumen adlı karakterle buna çok yaklaştıklarını itiraf etmeliyim.

Daha ilk bölümden itibaren Dexter'a musallat olan bu bağyan, sezon finaline dek büyük bir aşama kaydetti ve bir anda onu izlemekten çok keyif aldığımı fark ettim. Özellikle Dexter'la çok iyi bir ikili oldular ve birbirlerine de oldukça yakıştılar.

5.sezonun ağırlıklı konusu "Varildeki Kızlar Davası"ydı. Dexter, üstün iz sürme yeteneği sayesinde sorumlu kişiyi bulup masasına yatırıyor. Boyd Fowler adlı bu adamı tam öldürdüğü esnada bir kadının kendisini gözlediğini fark ediyor. Bu kadın, 5.sezonda çok önemli bir rolü olan Lumen.

Bir süre sonra bu olayın tek sorumlusunun Fowler olmadığı, ona yardım eden dört kişi daha olduğu ortaya çıkıyor. Lumen'in de yardımlarıyla bu adamları tek tek tespit eden Dexter, hem öldürme arzusunu yerine getirerek kendisini tatmin ediyor, hem de Lumen'in intikamını almış oluyor. Çünkü Lumen diğer on iki kadın gibi öldürülmedi, o on üçüncü kadın ve Dexter sayesinde tekrar eski hayatına dönebildi.

Ama durum böylesine basit bir şekilde ilerlemiyor elbette. Dexter'ın çok daha önemli dertleri var.

Rita'nın ölümünden sonra yaşadıkları evden ayrılan Dexter ve çocuklar, Debra'nın evine sığınırlar. Astor'ın bitmek bilmeyen ergen davranışları Dexter'ı çileden çıkarsa da, bunun için kökten bir çözüm bulamaz. Astor, annesinin ölümü için Dexter'ı suçlamaktadır. Cody ise aksine Dexter'ı her zamanki gibi çok sevmektedir.

Büyük bir karmaşanın içine sürüklenen Dexter'ı ise yine Astor kurtacaktır. Onu sevmediğini söyleyen Astor, artık anneannesi ve dedesinin yanında kalmayı tercih ediyor. Cody her ne kadar istemese de, Dexter'ın da söylediklerini düşünmesiyle birlikte, en doğru kararın ablasının yanında kalması olduğuna karar veriyor. Astor ve Cody'nin gidişiyle birlikte iyice yalnız kalan Dexter, Harrison'la baş başa kalıyor ve bu sayede de Dexter'ın ne kadar sevimli bir baba olduğunu görmüş oluyoruz.

Bir süre sonra Harrison'a bir bakıcı gerekiyor, Debra ve Dexter ikilisi bu konuda ince eleyip sık dokuyorlar ve sonunda Harrison'a göre bir dadı bulabiliyorlar.



Dexter'ın sorunları bunlarla da sınırlı değil üstelik.

Uzun zamandır gözleri Dexter'ın üzerinde olan ekip arkadaşı Quinn, Dexter'ı takip edeyim derken az kalsın işinden oluyordu. Bununla da akıllanmadı ve Stan Liddy adlı adamı Dexter'ın peşine taktı. Bu da son ve en büyük hatası oldu. Debra'yla bir ilişkiye yelken açması sonucu Dexter'a olan ilgisini kaybediyor Quinn, hem de Liddy'nin Dexter hakkındaki tüm gerçekleri ortaya çıkardığı bir anda. Her ne kadar Dexter'ın sırrı biz izleyicilerde saklı olsa da, ve onu çok sevsek de, Quinn'in durumuna da üzülmeden edemedim. Az kalsın Liddy cinayeti üzerine kalacaktı fakat bunu Dexter önledi. Quinn'in sonunun da 2.sezondaki James Doakes gibi olmasından korkmuştum hatta ama güzel bir şekilde sonuca bağlandı bu olay. Quinn artık Debra'ya aşık ve Dexter'a da büyük bir iyilik borcu olan adam.

Jordan Chase adlı adam bu beş kişilik katil grubunun sonda kalan üyesiydi. Kendisinin TV yıldızı olması sebebiyle tüm gözler onun üzerinde olduğundan, Dexter ve Lumen'in daha da dikkatli olmaları gerekiyordu. Neyse ki bu iş de halloldu ve sezon finalinde Jordan da ortadan kalktı. Fakat sezonun kırılma noktası da tam bu esnada yaşandı.

Debra gibi işine aşık bir dedektifin karşısındaki perdenin arkasında yer alan "yasa dışı kahramanlar"ı serbest bırakması olacak şey değildi. Seride beni en çok şaşırtan kısım bu sahne oldu. Biraz zorlama gibi miydi, yoksa normal bir davranış mıydı Debra'nınki, bilemeyeceğim...

5.sezon çok güzeldi evet, fakat sezon finalinde Lumen'in gidişi beni çok üzdü. Dexter'la birlikte ne de güzel olmuşlardı. Eğer Lumen kalsaydı 5.sezon en sevdiğim derdim fakat şimdi diyemeyeceğim. Yine de Lumen'in hatırına, sıralamamı şu şekilde yapacağım:

4 - 2 - 5 - 1 - 3

Varolmayanlar - Doğu Yücel


Haziran, 2013'te yazılmıştır.

Biraz sonra okuyacaklarınız samimiyetle ve ciddiyetle sabittir.

"Yazı yazmak kutsal bir eylemdir," diyen Doğu Yücel'den bir hayalperest manifesto.

"Artık bir birliğimiz var. Bir ismimiz yok, birçok ismimiz var. Hayalciler... Sıfırlar... Varolmayanlar... Yarım yamalaklar... Hayalperestler... Yoksayılanlar... Olmayanlar... Hiçler... Neden sıfırız? Neden hiçiz? Neden Varolmayanlar'ız?"

Sanırım yıllardır aradığım kitabı buldum. Birkaç aydır kütüphanemde okunmayı bekliyormuş meğer. Benden kitap önerisi isteyenlere, ilk önerdiklerim arasına bir kitap daha eklenmiş bulunmaktadır... Varolmayanlar.

Kitap "Kıyamet günlükleri bulundu" başlıklı esrarengiz bir haber metniyle başlıyor. Daha sonra bu haberin çıktığı "Milenyum Gazetesi" bizi bu günlükleri okumaya davet ediyor. Ve kendimizi bir anda "Genç bir işadamının günlüğü ve olağan olaylar serisi"ni okurken buluyoruz.

Karakterimiz –günlüğünü okumakta olduğumuz gizemli şahıs- zaman takıntısı olan biri. Her sabah müthiş bir koşuşturmacanın içine giriyor. Ve asla aynı anda ikiden az iş yapmıyor. Zaman onun için çok değerli, zaten hakkında öğrendiğimiz ilk şey de bu oluyor. Sayfaları çevirdikçe bu gizemli şahsın hayatının derinliklerine iniyoruz iyice. İsmi mi? İsmini bilmiyoruz.

Bir süre sonra aşağı yukarı hayatının bütün ince ayrıntılarını öğreniyoruz. Belli bir noktadan sonra ise “olağan olaylar serisi” yerini “olağanüstü olaylar serisi”ne bırakıyor.

Her şey baş karakterin bir rüya görmesiyle başlıyor. Sonra o rüyayı tekrar ve tekrar görüyor. Annesini, babasını ve eski sevgilisini (Ezgi) bir araya getiriyor bu rüya. Çareyi rüyayı kağıda dökmekte buluyor. Sonra rüya etkisini yitiriyor ve bir daha o rüyayı görmüyor.

Bir diğer önemli unsur ise, karakterimizin aynı zamanda sürekli günlük tutuyor olması. Günlük yazmasını ona babasının tembihlediğini öğreniyoruz. Ve çok sıra dışı bir durum daha söz konusu. Şiddetli migren nöbetleri geçiriyor bu adam. Bu nöbetleri nasıl yeniyor dersiniz? Yazarak! Yaşadıklarını düzenli bir şekilde günlüğe aktararak. Bu şekilde migren ağrısı diniyor. İlk başlarda buna kendisi de inanamıyor ama durum bundan ibaret.

Peki bu kitap hep böyle sıradan mı ilerliyor? Elbette hayır. Okumaya devam ettikçe olaylar çok daha ilginçleşmeye başlıyor ve biz de kitaba kaptırıyoruz kendimizi. Doğu Yücel titizlikle ördüğü kurguyu en ince ayrıntılarına dek aktarıyor bize. Enteresandır, o kadar uğraşmama rağmen tek bir açık dahi yakalayamadım!

Buradan sonra okuyacaklarınız kitabın sıradan tekdüzeliğinden çıkarak anormalleşme süreciyle ilgilidir.

Yine bir gün migren nöbeti tutuyor günlüklerin sahibini. Nöbeti yenmek için yazması gerekiyor. Evin içinde bakmadık yer kalmıyor ama kalemlerini bulamıyor. Son çare olarak babasının sürekli kullandığı en değerli kalemini alıyor. Kalemin özel bir yapım olduğunu öğrenmiş oluyoruz ek bilgi olarak. Sonra başlıyor o günkü günlüğünü yazmaya.

Sabah sevgilisi Aslı’yla yaşadığı bir olaya geliyor sıra. Mahalle arasında futbol oynayan çocuklardan birinin vurduğu top Aslı’nın kafasına gelmek üzereyken uçarak topu kurtardığı sahneyi yazıyor. Sonra gol yiyen takımın kalecisinin adını “Varol” diye hayal ediyor ve o şekilde günlüğüne aktarıyor. Neden Varol yazdığını kendisi de bilmiyor. Kalemin gücünden kudretinden mi bilinmez ama (kalem hakkındaki tüm gerçekleri ilerleyen bölümlerde öğreniyoruz) bir hikaye kurguluyor zihninde. Hikayenin adı “Varol’un Eldivenleri”. Hikayeye son noktayı koyduktan sonra da zaten başında herhangi bir ağrı kalmıyor.

Tabii ki her şey bu kadarla sınırlı değil. Ertesi günün gazetesinde yazmış olduğu bu öykünün aynen gerçekleşmiş olduğunu fark ediyor. İlk bakışta gözlerine inanamıyor, çok şaşırıyor. Yazdığı bir öykünün gerçekten yaşanıldığını öğrenen bir insanın vermesi gereken olağan reaksiyonları gösteriyor. Bir müddet sonra mecburen bu gerçeği kabulleniyor. Şimdi yapması gereken tek bir şey var; yeni bir öykü yazmak ve onun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine emin olmak.

Yazıyor da. Ve gerçekleşiyor da. “Geber İt” ve “Dişi Korsanın Esrarengiz Hikayesi” adlı öyküleri de bir bir gerçekleşiyor. Günlüklerin yazarı (hala bir adı yok evet) çıldırmanın eşiğine geliyor. Sonraki bölümlerde gelişen olayların ardından da aklının ucundan dahi geçmeyecek bir şeye tanıklık ediyor. Son derece sıra dışı ve esrarengiz bir topluluğun varlığından haberdar oluyor. “Varolmayanlar.”

Doğu Yücel, yaratmış olduğu karakterin ruh halini o kadar iyi yansıtıyor ki, kurgu bir an olsun sırıtmıyor. Sıradan bir insanın hayatının bir anda tepe taklak etmiyor, her şey zamanla ve sırayla. Günlüklerin yazarı Varolmayanlar topluluğuna giden yolda adım adım ilerlerken birçok yol ayrımı çıkıyor karşısına. Sorguluyor, her şeyi en ince ayrıntısına dek hem de.

Tabii bu durum okurlar için de geçerli. Biz de sorguluyoruz. Kitapta karşımıza çıkan her şeyi anında kabul edip, anlatılan her şeye inanıp okumaya devam etmiyoruz. Gizemli karakterimiz gibi biz de sürekli ikilem yaşıyoruz. Özellikle kitabın son kısımlarında bu durum bir hayli fazla. Yücel bizleri sık sık ters köşeye yatırıyor. Tam “hah, şimdi her şey açıklığa kavuştu” derken bir bakmışız gene yanılmışız.

Uzun yıllar üzerinde çalışılmış olduğu o kadar belli ki, Doğu Yücel bu kitabı 9 yıllık bir zaman periyodunda tamamlıyor bildiğiniz üzere. Ve buradan da şu sonuca varabilmemiz pek tabii mümkün: Bir kitap ne kadar uzun sürede yazılırsa, işte o kadar sağlam ve kusursuz olur.

Düşler Kabuslar ve Gelecek Masalları Doğu Yücel’in çıraklık eseri, Hayalet Kitap kalfalık, Varolmayanlar ise tam bir usta eli değmiş gibi!

Kitaplar bu sırayla okunursa eğer yazarın kaleminin ne kadar geliştiğine şahit olabilir okurlar. Varolmayanlar bir başyapıt. Diyelim ki Doğu Yücel birkaç kitap daha yazdı, yazsın, dört gözle bekliyoruz fakat hiçbiri bir Varolmayanlar olmayacak. Belki yazarın kendisi de bunun farkındadır. 3 kitapla Türk Edebiyatı’nda zirveye oynamak? Kolay değil. Büyük başarı.

Doğu Yücel okurları olarak tek bir konudan şikayetçiyiz biz aslında. Hayal gücüyle Stephen King ve Neil Gaiman gibi (benim gözümde Doğu Yücel Türkiye’nin Neil Gaiman’ıdır) dünyaca ünlü fantezi yazarlarına kafa tutabilecekken, neden bu kadar az eser verir ki insan? Biraz daha üretken olmasını istiyoruz. Biraz daha. Birazcık…

Böylesine bir hayal gücüne sahip insan yazmalı, sürekli yazmalı! Fantastik yazmalı, bilimkurgu yazmalı, korku türünde eserler de yazmalı, biliyoruz ki kendisi çok büyük bir Edgar Allan Poe fanı.

Kendisine naçizane bir tavsiyem de olacak. Müzik yazarlığı yapmasın demiyorum, hobi olarak gene yapsın, ama yeni kitaplar da yazsın. Müzikseverlerin ismini her hafta gördüğü gibi, kitapseverler de her yıl görsün.

Kitaptan alıntılar:

"...Çok büyük bir kanıt değildi belki. Ama beni ikna etmeye yetti. Zaten büyük bir kanıta ihtiyaç duymuyordum ki. İnanmak istediğim şeye inanmak için ufacık bir şey de yeterli olabilirdi. Ne yazdığımız, ne yaşadığımız değil, belki de neye inandığımız bizim gerçekliğimizi var ediyor. Kim neye ne kadar inanıyorsa, o o kadar gerçek çünkü herkes tek bir gerçeklikte değil, kendi gerçekliğinde yaşıyor. Ve orada, dileyen sihirli mızrağını fersahlar ötesine fırlatabilen tek gözlü ihtiyarlara; dileyen keçi ayaklı flüt çalan satirlere; dileyen dört kollu fil hortumlu tanrılara; dileyen şahin kafalı güneş ilahlarına; dileyen uçan spagetti canavarlarına; dileyen de tek başına duran, yalnız, suretsiz bir yaratıcıya inanabilir. Bu varoluşta, tüm varsayımların ötesinde herkesin en ufak şüphe duymadan inanabileceği tek şey kendisi değil mi? Geriye kalan her şey bir yalan, bir illüzyon, bir rüya olabileceğine göre, kendi gerçekliğini oluştururken bir insanın sadece kendi düşüncelerine kulak vermesi gerekmez mi?"

"Yazmak, şeytanlarımızı yenmekte bize yardımcı oluyor."

"Ama zamanla bu konuda kendimizi geliştirdik, izlediğimiz filmlerdeki öpüşmelere düşük not verir olduk."

"Ah şu kadınlar, hala porno koleksiyonumuzun video kasetlerden oluştuğunu sanıyorlar, mpeg'lerin, avi'lerin farkında değiller. (Allah'a şükür!)"

"Hayatın tekdüzeliğini yenelim."

"Küçük bir sıfır ne kadar büyürse büyüsün asla bire tamamlanamaz."

"Sıfır yörüngeye girdiği an hiçler yükselecek yoldaş."

"Çünkü hepimiz tek bir hayalin ortaklarıyız."

"Daha önce böyle değildi! Hiçbirimizin hayatı böyle değildi..."

"Bize tarih kitaplarında ilkel insanın zekadan ve ahlaktan yoksun kaba saba bir hayvan olduğu söylenir, ona 'mağara adamı' denir. Devletler ve yasalar olmadan medeni bir hayatın var olamayacağı dikte edilir hep. Sistem olmadan barbarlaşacağımıza dair bir korku yaratılır zihinlerde."

"Hayalgücü. Hayalgücüydü en baştan itibaren insanoğlunu diğer varlıklardan ayıran tek şey."

"İşin gerçeği şuydu ki;  insanoğlu hayalgücünü hayatı renklendirmek, günlerine macera katmak ve dünyayı şekillendirmek için kullanıyordu."

"İyilikle kötülüğün edebi savaşı aslında bizim onlarla savaşımızdır."

"Bir kanıt, bir kanıt, bir kanıta lunaparkım!"

"İnsanların çoğu artık hedefi başkalarınca belirlenmiş birer güdümlü füzedir. Sonunda patladıkları yer uçsuz bucaksız, kimsenin umrunda olmayan bir çöl tepesidir. Arkalarında birkaç parça kemikten başka bir şey kalmaz."

"Ne kadar çok kaçarsan, geri dönüp saldırmak için o kadar fazla gücün olur."

"Biz gerçekliği yeniden yazmak istiyoruz, deli saçması bir gelecek kurgulamak değil amacımız..."

"Kalemler kaybolmaz, gerçekçiler kalemleri toplarlar. Tükenmez kalemleri hemen tükenecek şekilde tasarlarlar. Kurşun kalemlerin uçlarını kırılacak şekilde imal ederler..."

"Kaybolan kalemler, silinen hayaller..."

"Din, hayal dünyalarının yüzüne kapatılan kapının kilididir."

En sevdiğimi en sona sakladım;

"Dünya kocaman bir hayvanat bahçesi olsa hiç ziyaretçisi olmazdı."

17 Nisan 2014 Perşembe

Albatros Süvarisi - Soner Canözer



Esen Kitap tarafından şahsıma gönderilen kitabı okuyup site için incelemem istenmişti. Ben de bir şeyler söyledim hakkında. İncelemeyi Rıhtım üzerinden okumak isteyen olursa şuraya tıklayabilir.

"Bence dünya var oldukça, iyi ile kötünün, zayıf ile güçlünün mücadelesi hep devam edecek. Bu yüzden iyiler ya da mazlumlar her zaman cesur olmak durumunda."
-Soner Canözer

Soner Canözer, müzisyenlik kariyerinin 20.yılını devirmek üzere olan bir sanatçı. Onu çoğunuz, Almora adındaki Senfonik Rock grubunun kurucusu olarak bilir, kısa süre öncesine kadar ben de öyle bilirdim. Fakat artık kendisi yazarlığa da soyunmuş bulunmakta. Albatros Süvarisi adlı fantastik kitabı geçtiğimiz aylarda raflardaki yerini aldı.

Kısaca Müzik Kariyeri

1994'te profesyonel müzik hayatına başlayan Soner Canözer, yurtiçi ve yurtdışında eş zamanlı olarak birçok başarıya imza attı. Albatros Süvarisi dahil olmak üzere toplamda 8 albüm ve 3 adet de single'ı mevcuttur. Bunlardan bazıları Meksika ve Japonya gibi ülkelerde de yayınlanmıştır.

Özgün bir müzik anlayışına sahip olan Canözer, giriştiği her yeni projede bir öncekinin üzerine koyarak ilerlemeyi başarmış ve bununla beraber de birçok platformda ülkemizi çok güzel bir şekilde temsil etmiştir. 2001 yılında Almora'yı kurduktan sonra belirli bir ivme kazanan başarısı, 2009'da kariyerinin 15.yılında Prag Flarmoni Orkestrası ortaklığı ile çıkardığı, "Masalcı'nın On Beş Yılı" adlı albümüyle doruk noktasına ulaşmıştır.

Bestelerini Türkiye'den Cem Adrian,  Hayko Cepkin, Umut Akyürek, Nazlı Deniz Boran, Özge Fişkin, Hakan Aysev gibi sanatçılar seslendirmiştir.

Müzik anlamında böylesine yetenekli sanatçılara ülke olarak gerçekten ihtiyacımız var sanıyorum. Bu ihtiyacımızın belirli bir kısmını gideren Soner Canözer'e de kendi adıma teşekkür etmiş olayım buradan.

"Kişinin inandığı şey, onu büyük bir savaşçıya da dönüştürebilir, bir zavallıya da."

Yazarlığa İlk Adım: Albatros Süvarisi

Canözer'i takip edenler, müzikleriyle bizlere bir şeyler anlatmak istediğini fark edeceklerdir. Sanki zihninde bir dünya kurmuş ve bunu yazarak değil de, müziklerle dışa vuruyormuş gibi hissetmemizi sağlıyor. Ama artık zihnindekilerin kağıda dökülme vakti gelmiş olacak ki, bu sefer sevenlerini bir kitapla selamlıyor: Albatros Süvarisi.

Masalsı bir atmosferin hakim olduğu fantastik bir dünya yaratmış Soner Canözer. Kitap eşliğinde müzikler de dinlenildiğinde, tadına doyum olmayan bir lezzet çıkıyor ortaya. Müzikler demişken, bilmeyenler için hemen bir parantez açalım. Kitapla aynı ada sahip senfonik bir albüme daha imza atmış Canözer. 9 adet şarkının bulunduğu bu albümü dinlerken kendinizi başka diyarlarda bulmanız işten bile değil. Unutmadan şunu da ekleyeyim hemen: Bu albüm, Türkiye'de bir ilk. Yani şöyle ki, bir kitap için bestelenen ilk albüm bu ülkemizde. Şaşırdık mı? Hayır. Çünkü Soner Canözer yapılmayanı yapmayı seven bir sanatçı.

"Adalet için çarpan yürekleri kimse yenemeyecektir." -Denizler Hanı.

Albümdeki besteler, Peter Illenyi yönetimindeki Avrupa'nın önemli ve önde gelen orkestralarından, Budapeşte Senfoni Orkestrası tarafından, Macar Radyo Stüdyoları'nda kaydedilmiştir. Albümde yer alan parçaların isimleri ise sırasıyla şöyledir: Denizler Hanı, Karayel, Kızıl Okyanus, Göç, Dokuzkanat, Albatros Süvarisi, Rüzgarbeyi, Düş Ören, Ak Ayas.

Albümün yanı sıra görsel anlamda da dolu bir kitap var önümüzde. Kitaptaki her bölümün başında, o bölümün önemli bir olayının resmedildiği şahane çizimler karşılıyor bizi. Çizimlerin sahibi ise Taylandlı ressam Chaichan Artwichai.

"...Aşırı güven, kibirden ileri gelir ve kibir denilen elbise ise zifiri karanlıktan dokunmuştur. O elbiseyi giren biri, onu üzerinden çıkarmadıkça gün ışığını ve dahi gerçeği göremez." -Kızıl Baykuş.

Şimdi biraz da kitabın içeriğinden bahsetmek gerek.

Denizlerle kaplı bir diyarda, Yıldızuykusu adındaki bir köyde başlıyor hikaye. İsminin Yıldızuykusu olmasının sebebi ise, gökyüzündeki yıldızların geceleri denize yansıyarak uyuyor hissi uyandırması.

Bu köyde, Günrüzgarı isimli kocasını denizde gerçekleşen bir fırtına yüzünden kaybeden Yıldızyeli adında bir kadın yaşamaktadır. Çocuğunu Alcalar'a (kitapta yer alan uçan fantastik yaratıklardan biri) kaptıran Yıldızyeli, kocasını ve çocuğunu kaybetmiş olmanın acısıyla yaşar çok uzun bir süre boyunca ve tek bir kere bile gülmez. Bir süre sonra oğlundan da ümidi keser fakat oğlu Albatros adlı bir kuş türü tarafından, vahşi Alcaların pençelerinden kurtarılır ve bu küçük bebek gençlik yıllarına dek Albatroslar'ın yanında yaşar. Günün birinde de "Albatros Süvarisi Gök" olup çıkar.

Gök'ün büyüme hikayesi kısaca budur. Annesinden ve köyünden uzakta, Albatroslar'ın yanında hayata tutunur Gök, en yakın arkadaşı ise Dokuzkanat isimli bir Albatros'tur. Zaman zaman Dokuzkanat ile gezintilere çıkan Gök, günün birinde Denizler Hanı'nın Gök Süvariler'i ile karşılaşır ve bu sayede Denizler Hanı ile de tanışmış olur. Hatta ilk defa bir ölümlü bu süvarilerin arasına kabul edilir, o da Gök'tür. İşte bu huzurlu ve yaşanması keyif veren günler kısa sürede yerini karanlık ve kasvetli bir havaya bırakacaktır. Alacakaranlık Beyi'nin açtığı savaş hem Gök Ülke'yi hem de Deniz Ülke'yi büyük bir yıkımın eşiğine getirecektir.

"Biz Gök Süvariler, intikam için değil adalet için savaşırız. Bir yaşamı değerli kılan gaye, öç değil adalettir." -Denizler Hanı.

Soner Canözer'in kitap boyunca vurguladığı en önemli şey ise adalet. Kısaca, kitabın temel noktası ve okura empoze edilmek istenen şey bu. Adaletin bulunmadığı bir yerde nasıl da düzenin alt üst olduğuna şahit oluyoruz. Adaletin, yaşamda değerli olan tek şey olduğunu söyleyen Canözer, kurguladığı dünyayı bunun üzerine inşa etmiş. Kitabı okuyup bitirdikten sonra, içerisinde bulunduğumuz bu kasvetli günlerde adalete ne denli ihtiyacımız olduğunun bir kez daha  farkına varıyoruz. Bu hususu bizlere böylesine tatlı bir macera eşliğind hatırlattığı için de Canözer'e bir kez daha teşekkür etmek gerekiyor.

"Albatros Süvarisi'ni iki yıl önce yazmaya başladığımda, aklımda bozkır kültüründen beslenen epik bir öykü oluşturmak vardı," diyor kitabın yazarı Soner Canözer ve devam ediyor: "Kendimi bildim bileli, destanlar ve masallar ilgimi çekmiştir. Bence masallar, söylenceler, destanlar ve mitoloji halk kültürünün en önemli öğeleridir. İnsanlar çağlar boyunca üstesinden gelemedikleri haksızlıkları, acıları, destanlar ve masallar yoluyla dile getirmiştir. İyilerin kazandığı bir dünya hayaline sığınmıştır insanoğlu. Bu şekilde düşüncelerine güç, yüreğine umut vermiştir. Ben de kitabı yazmaya başlarken bu çizgide bir hikaye üretmek ve bunu insanlarla paylaşmak isteğindeydim. Çünkü yaşadığımız toplum ve dönem, adaletsizliklerle dolu ve bu yüzden bu çağda da hala destanlara ve iyilerin kazandığı öykülere ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum."

Yukarıdaki paragraftan da anlaşıldığı üzere, kitabın ortaya çıkış hikayesi kısaca budur. Okuduktan sonra yazarın bu düşüncelerini başarılı bir şekilde ortaya koyduğuna şahit olacaksınız.

Özetle: "Adalet" temasının başarılı bir şekilde işlendiği, iyi ve kötünün destansı savaşının masalsı bir şekilde anlatıldığı, çizimleri ve müzikleriyle de içeriğinin zenginleştirildiği, usta bir sanatçının elinden çıkma keyifli bir okumalık: Albatros Süvarisi.

İyi okumalar dilerim.

"Yaşamınızda kıymetli bir şey varsa o da adalettir."

15 Nisan 2014 Salı

Tolkien'den Hobbit Resimleri


İlk elime aldığımda şöyle göz ucuyla bakınmış ve gerçekten kaliteli bir çalışma olduğunu dile getirmiştim.

En baştan başlayıp, hiç acelem yokmuş gibi, yavaş yavaş son sayfaya dek geldim. Birkaç saatlik Orta Dünya gezintimden gerçekten büyük bir keyif aldım.

Yüzden fazla eskiz ve resim, en ince ayrıntısına dek açıklanarak okura sunulmuş. Bu açıklamaları hazırlayan kişiler tam anlamıyla Tolkienist bir beyne sahipler. Bir resmin eskizlerinin ardından son halini almasına dek geçen süreyi, o arada Tolkien'in neler yaşadığını, yayıneviyle ne gibi diyaloglara girdiğini o kadar güzel anlatmışlar ki, insan Tolkien'den sonra Wayne G. Hammond ve Christine Scull'a da hayran kalıyor.

Resmen 1920'li, 30'lu yıllara yolculuk yapıp Tolkien'in neler yaşadığına, yazdığı eser için yıllarca çırpınıp onu resimlerle süslemesine şahit oldum. Yayınevinin de Tolkien'den ne kadar memnun olduklarını anlamış oldum böylelikle. Tolkien'e duydukları saygıdan ötürü, o ne derse, "evet üstat, gene sen haklısın," der gibi kenara çekiliyorlar ve Tolkien'in, Hobbit'i süslemesi için gereken imkan ve zamanı tanıyorlar. Bu müthiş bir şey!

Profesyonel bir ressamdan Tolkien'e gelen "Hobbit kitabı için resimler çizebilirim" teklifini Tolkien'in uygun bir dille nasıl geri çevirdiğini de öğrenmiş oldum. Kitapta yer alan çizimlerin tamamının her ne kadar amatör olduklarını kendisi de kabul etse de, profesyonel bir ressamın çizimlerinin yanında, kendisinin çizmiş olduklarının çok sırıtacağını dile getirerek reddediyor. Bu sayede kendini eleştirip ressamı övüyor fakat gene de en iyisinin kendi hayal gücüyle çizdiği resimler olduğunu söylüyor. Bence çok iyi düşünmüş Tolkien. Bu durum, kendi eserine ne denli sahip çıktığına bir delil niteliğinde aslında.

Yani Tolkien yalnızca bir eser yazmakla kalmamış, yıllarca onunla yaşamış, resimlerle süslemiş, hatta kapak şömizini bile kendisi hazırlamış. Evet, çok şaşırtıcı. Gerçek anlamda kalbi Orta Dünya'da atanların kaçırmaması gereken bir hazine.

Son sayfayı da kapadığımda Hobbit'i tekrar okumuş gibi oldum desem hiç de yanlış olmaz. Önce bu güzide eseri hazırlayanlara, sonra da dilimize kazandıran İthaki'ye teşekkürler!

12 Nisan 2014 Cumartesi

Bir Zamanlar Anadolu'da


Yönetmen: Nuri Bilge Ceylan
Senaryo: Nuri Bilge Ceylan, Ebru Ceylan, Ercan Kesal
Yapım: Türkiye, Bosna Hersek
Tür: Dram, Polisiye
Süre:150 dakika
IMDb Puanı: 7.8
Oyuncular: Yılmaz Erdoğan, Taner Birsel, Muhammet Uzuner, Ahmet Mümtaz Taylan, Fırat Tanış, Ercan Kesal

Nuri Bilge Ceylan'ın Cannes Film Festivali'nde Büyük Ödül'ü kazandığı "Bir Zamanlar Anadolu'da", 2011 yapımı bir polisiye dram (ve yol) filmi.

Başrollerini Yılmaz Erdoğan, Taner Birsel, Muhammet Uzuner paylaşıyor. Ahmet Mümtaz Taylan, Fırat Tanış ve Ercan Kesal gibi oyuncular da kadroda yer alıyorlar. Yılmaz Erdoğan ilk kez kendi projesi olmayan bir filmde karşımıza çıkıyor. Ceylan gibi üst düzey bir yönetmenden teklif geldiğinde karşı koyamamış olacak ki, rolü kabul etmiş Erdoğan ve filmin gücüne güç katmış.

Filmin süresi 150 dakika fakat bu zaman diliminin ilk 80 dakikası gecede geçiyor. Hatta öyle ki, bir an filmin tamamının bu şekilde olabileceği izlenimine kapılıyorsunuz. Hemen bir parantez açıp gece çekimlerinin çok başarılı olduğunu ekleyeyim. Karanlık, kasvetli, boğucu bir Anadolu havası ile selam veriyor bizlere Nuri Bilge Ceylan.



Bu 80 dakika süresince uzun sekanslar, doğadan manzaralar ve üç adet araba görüyoruz sürekli. Arabanın içerisindekiler bir yerden bir yere gidiyorlar ve belli ki bir şey arıyorlar. Polis, doktor, savcı, katil zanlıları, şoförler ve jandarma. Müziğin dahi olmadığı, bol diyaloglu sahneler izliyoruz ve filmin yarısına kadar gizem havası hakimiyetini yitirmiyor. Bir Zamanlar Anadolu'da bir "festival filmi" olduğundan, tüm bu detayların hepsini hoşnutlukla karşılıyoruz.

Filmi izleyip de sıkıldım diyenler işte tam bu esnada kendilerini ele vermiş oluyorlar. Böylesi harikulade bir filmden sıkılmak bence çok saçma. Bulmuşsun güzelim filmi, otur ve izle, daha ne diye şikayet ediyorsun? Ama yok, illa bir kusur bulacak. Her neyse.

Ben tek bir dakikada dahi sıkılmadım izlerken. Çok temiz bir iş çıkarmış Ceylan, gerek senaryo anlamında, gerek sanat yönetimi gerekse mekanlar bazında. Oyunculukların da etkili olduğunu eklersek zaten bu filme kötü demek pek de mümkün olmuyor.



Bir ceset aranıyor gecenin karanlığında bu ekip tarafından. Öldüren kişiler suçlarını itiraf etmişler ama ortada ceset yok. Bu arayış, ceset bulunana dek sürecektir ve bulunduğunda ise herkes üzerine düşen görevi yapacaktır. Aslında herkesin istediği de tam olarak budur. Bir sonbahar günü, bu çorak topraklarda, arabalarla bir o yana bir bu yana sürüklenmektense, cesedin bir an önce bulunması ve herkesin işine odaklanması daha iyi olacaktır.

Ekibin dinlenmeye karar vermesi ve konaklamak için yakındaki bir köye gitmelerinin ardından hikaye biraz daha açılıyor ve köydeki sahnelerde Anadolu insanının sıcaklığına şahit olmak, hikayede kendimizden bir şeyler bulmamızı sağlıyor. En azından büyük şehirlerde doğup büyümeyenler, o dağ ve köy havasını teneffüs etmiş olanlar için.

Hiç doğmayacakmış gibi duran güneş doğduğunda hikayenin ikinci kısmı başlıyor ve gizemler bir bir çözülüyor. Ceset bulunuyor ve o andan sonra izleyeceklerimiz de ceset odaklı oluyor. Ama bu, bir yandan da tüm karakterlerin hikayelerini ayrı ayrı öğrenmeyeceğimiz anlamına gelmiyor. Bire bir öğrenmesek de, hissediyoruz, ki bu da bir yönetmenlik başarısıdır nezdimde.

Doktor ve Savcı arasında geçen diyaloglara özellikle dikkat etmek gerek. Savcının anlattığı hikayeye doktorun sorularıyla zaman zaman geri dönüyoruz ve bu şekilde savcının hikayesi de finalde bir netlik kazanıyor. Doktor ise okumuş, entellektüel bir adam olarak Anadolu'nun bu ücra köşesinde görevini yerine getiriyor fakat sürekli gergin ve bir düşünme hali içerisinde. Ayrılmış olduğu eşinin izlerini, karşına çıkan kadınlara bakışından anlamak mümkün.

Filmin sadece bir sahnesinde müzik var, o da yağmur yağdığı bir esnada, arabalarla yola devam eden ekibin derin sessizliğiyle ve filmin ruhuyla çok güzel bağdaşan türden bir şarkı:  Allı Turnam, Neşet Ertaş. Tek kelimeyle müthiş bir sahneydi.



Elmanın daldan düşüp akan suyla beraber yuvarlanıp gitmesi, çavdar tarlalarının ve yaprakların rüzgarın da yardımıyla dans etmesi, gecenin karanlığında bir trenin geçip gitmesi, köy evinde muhtarın kızının çay servisi yaptığı bölüm, babası ölmüş olan bir yetim çocuğun koşarak topu oyun oynayan çocuklara geri atması gibi etkileyici sahneler de barındırıyor film. Özellikle filmin final sahnesi, tüm bu sahnelerden daha etkileyici:

Ceset bulunmuştur ve otopsi işlemi yapılmaktadır. Görevli cesedin içini açmakla meşguldür. Ve bu işlem esnasında çıkan sesler ile, okul bahçesinde oyunlar oynayan çocukların sesleri birbirine karışmaktadır. Film de böyle sonlanıyor işte. Evet, bir yerlerde insanlar ölüyor, hayat bazı kişiler için o anlarda duruyor fakat bir yerlerde de hayat devam ediyor. Ölüm de, yaşam da hayatın birer parçası. Hatta en önemli iki parçası. Böylesine vurucu bir sahneyle bitiyor bu uzun, izlemeye doyum olmayan film.

Nuri Bilge Ceylan, sinemamızda çok önemli yeri olan bir yönetmen ve "Bir Zamanlar Anadolu'da" ise onun, kelimenin tam anlamıyla şahlanışını simgeliyor. Sinemamızın da çok güçlü filmlerinden biri konumunda.

İzleyiniz.